“Eşitsizlik bir siyasal tercih meselesi. Hükümetler artık zenginlere öncelik vermeyi bırakıp sıradan insanları düşünmeli.” Bu sözler, Oxfam ve Development Finance International (DFI) tarafından hazırlanan 2022 yılı Eşitsizliği Azaltma Taahhütleri Endeksi raporunu açıklayan DFI direktörü Matthew Martin’e ait.
Mathew Martin’in açıkladığı 2022 yılı Eşitsizliği Azaltma Taahhütleri Endeksi (EAT Endeksi), pandeminin ilk 2 yılını kapsıyor ve 161 ülkenin hükümetlerinin pandemi sürecindeki eşitsizliği azaltmaya yönelik politikaları ile uygulamalarını detaylı bir şekilde inceliyor.
2020 yılı başından bu yana devam eden pandemi sürecini mercek altına alan 2022 Eşitsizliği Azaltma Taahhütleri Endeksi raporuna göre, süreç boyunca zengin ülke veya yoksul ülke farkı olmaksızın dünya genelinde ülkelerin tamamında ekonomik eşitsizliklerde patlama yaşandı. Bu patlamanın yaşandığı ülkelerden biri ola Türkiye, en zengin yüzde birlik kesimin, ülkedeki toplam servetin yüzde 41’ini almasından dolayı, servet dağılımında en adaletsiz 3 ülkeden biri oldu. Yani yuvarlak bir hesapla, 83 milyon insanın yaşadığı Türkiye nüfusunun yüzde birine denk gelen 830 bin kişi ülke toplam servetinin %41’ne sahipken, 82 milyon 170 bin kişi ise %59’una sahiptir. Yine aynı rapora göre Türkiye, Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü ülkeleri (OECD) içinde son sırada yer aldı.
Rapor, hükümetlerin büyük çoğunluğunun pandemi sürecinde yurttaşların en temel hakları olan sağlık, eğitim ve sosyal koruma harcamalarını azalttığını da ortaya koyuyor. Yine rapora göre, sermaye pandemi sürecini fırsata çevirip servetine servet katarken, hükümetler bu muazzam servet artışını görmezden geldiler ve sermayeden aldıkları vergileri artırmadılar.
Endeks, geçtiğimiz yüzyılda en kötü sağlık krizi yaşandığı halde, düşük ve düşük-orta gelir grubuna dahil ülkelerin yarısında sağlık harcamalarının ulusal bütçe içindeki payının düştüğünü gösteriyor. Dünya genelinde ülkelerin yaklaşık yarısı sosyal korumaya ayrılan payı azaltırken, %70’i eğitime ayrılan payı azalttı.
Endeksin ortaya koyduğu bir başka gerçek ise yoksulluk seviyesinin rekor düzeyde yükseldiği gerçeğidir. Zira izlenen ekonomik politikaların dünya genelinde yol açtığı kriz sonucu bir yanda işsizlik toplumları sararken, diğer yandan işçilerin aldıkları ücretlerle yıllardır baş döndürücü bir hızda artan fiyatlarla başa çıkmaları gün geçtikçe imkânsızlaşıyor. Tüm bu olumsuz tabloya karşın, endekste yer alan 161 ülkenin 2/3’ü asgari ücretleri, pandemi süresince kaydedilen ekonomik büyüme oranında dahi artırmayarak ücretlerin reel olarak gerilemesine yol açtı.
Pandeminin ulusal bütçeler üzerindeki karşı konulmaz baskısına rağmen, endekste yer alan 161 ülkenin 143’ü, en zengin vatandaşlarından aldığı vergi oranlarını aynı seviyede tutarken, 11 ülke ise bu oranı düşürdü. Aynı raporda, Türkiye’nin son 2 yılda arttırdığı kurumlar vergisinin yalnızca %17’ini, gelir vergisinin ise %16’ını tahsil edebildiğini dolayısıyla adil vergilendirme amaçlı bu düzenlemelerin amacına ulaşmadığı ve vergide eşitsizliği gideremediği görülüyor. Bu nedenle ülke bu kategoride 161 ülke arasında 114. sırada yer alıyor.
Türkiye’de eşitsizliğe yol açan bir diğer etken ise, ülkenin sendikal haklar sıralamasında Bangladeş, Beyaz Rusya, Brezilya, Mısır, Honduras, Myanmar, Filipinler ve Zimbabve gibi ülkelerle birlikte en sonda yer alan 10 ülkeden biri olmasıdır. Yine Türkiye kadın işçilerin hakları açısından da gerilerde yer alıyor. Bu alanda özellikle babalık izninin birkaç günle sınırlı olması ve doğum izni kullanan kadının ücretinin tamamını değil 2/3’ünü alabiliyor olması Türkiye’yi alt sıralara itiyor.
Ülkelerde uygulanmakta olan asgari ücretin, her ülkedeki kişi başı Gayri Safi Yurt İçi Hasıla'ya (GSYİH) oranının da değerlendirildiği Endeks'te, Türkiye’de bu konuda ciddi bir gerileme olduğu ortaya çıkıyor. Zira Türkiye’de asgari ücretin kişi başı gayrisafi yurt içi gelire oranının son 2 yılda %60’tan %50’ye düştüğü görülüyor.
Öte yandan Oxfam ve DFI’nın çalışmasına göre, IMF verileri endekste yer alan ülkelerin 3/4’ünün önümüzdeki beş yılda giderleri daha da kısacağını ortaya koyuyor. Kısılacak toplam miktarın 7.8 trilyon dolar olacağı ön görülüyor. Düşük gelirli ülkeler grubunun 2021 yılında bütçelerinin %27.5’ini borç ödemeye ayırdıklarını, bu oranın belirtilen gelir grubuna dahil ülkelerin eğitime harcadıklarının 2 katı, sağlık harcamalarının 4 katı ve sosyal koruma harcamalarının ise 12 katı olduğunu ortaya koyuyor.
Raporu açıklayan DFI Direktörü Matthew Martin, gelişmekte olan ülkelerin sağlık için harcadıkları her bir dolar karşılığı, uluslararası zengin kredi kuruluşlarına 4 dolar tutarında borç ödediğini belirtiyor. Bu ülkelerdeki eşitsizliği azaltmanın tek yolunun borçların önemli bir kısmının silinmesi ve zenginlerin ödedikleri vergilerin oranının artırılması olduğunun altını çiziyor. Martin, "Endekste yer alan ülkelerin hiçbirinde Covid-19 krizi sürecinde zenginlerin ödemekte oldukları vergilerde artış olmadığı gibi, pandemi sürecinde elde ettikleri kârlar da yeterince vergilendirilmedi. Halbuki 1918 ve 1930 buhranları ile İkinci Dünya Savaşı’nda zengin ülkelerin çoğunluğu, servet sahiplerinden aldıkları vergileri artırarak eğitim, sağlık ve sosyal koruma sistemlerini yeniden ayağa kaldırmışlardı.” diyor.
Evet yukarıda belirttiğim gibi, endekste Türkiye en zengin %1’lik kesimin toplam servetin %41’ine sahip olduğu ve servet dağılımının en adaletsiz olduğu 3 ülkeden biri konumunda. Türkiye OECD ülkeleri içinde ise en son sırada.
Yazılarımı takip edenler hatırlayacaklardır. 11.08.2022 tarihinde bu köşede yayınlanan “DEMOKRASİ YOKSA EMEKÇİLER KAYIPTADIR! başlıklı yazımda, uluslararası araştırma ve danışmanlık şirketi IPSOS’un “Eşitsizlik Endişesi Artıyor” başlıklı araştırmasının sonuçlarını değerlendirmiş ve araştırmaya göre 27 ülke içinde halkı en çok fakirlik endişesi taşıyan ülkenin Türkiye olduğunu belirtmiştim. Elbette bunun ülke demokrasisi ile yakın ilgisi vardır. Nitekim hiçbir zaman tam demokratik bir ülke olmasa da demokrasinin kısmen uygulandığı yıllarda, Türkiye’de işçi sınıfının diğer yıllara göre önemli kazanımları elde ettiği bilinen gerçektir. Bir başka deyişle, demokrasi ile refahın tabana yayılması arasında birbirinden kopmaz bir bağ vardır. Bir ülkenin demokrasisi ne kadar gelişmiş ise gelir paylaşımı da o kadar adildir. Nitekim ifade özgürlüğünün en yüksek olduğu ülkeler, sosyal devletin güçlü olduğu ve gelir dağılımında adaletin en üst seviyede olduğu ülkelerdir.
Türkiye 16 Nisan 2017 tarihli anayasa referandumu ile eskinin yarım yamalak demokrasisini terk etti ve tek adam yönetimine geçti. Referandum sürecinde, bu geçişi savunanların en önemli argümanı, "Karar alma süreçleri uzun, bürokratik prangalar var. Bu geçişin amacı süreci kısaltmaktır. Böylece karar alma süreci kısalacak ve bundan Türkiye kazanacaktır." argümanıydı. Elbette bunu savunanlar, Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası (TCMB), Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) gibi, kısmen de olsa yürütmeden bağımsız karar alabilen ve mümkün olduğunca buna uygun davranmaya çalışan birkaç devlet kurumunun bu niteliğinin yok edileceğini halktan gizlemişlerdi. 24 Haziran 2018 tarihinde yapılan Cumhurbaşkanı ve milletvekili genel seçimlerinden itibaren uygulanmaya konan yeni sistemde, özellikle son bir yıldır yaşananlar, ülke yönetiminde tek yetkili Cumhurbaşkanı'nın talimatları ile uygulamaya konan ekonomik program, geçişin amacını açıkça ortaya koyuyor. Maalesef Türkiye, yoksuldan toplananın zengine aktarılmasına dayalı yeni ekonomik modelin ülke nüfusunun büyük çoğunluğunu alabildiğine yoksullaştırdığı bir süreci yaşıyor.
Nitekim Haziran ayında, “Başkanlık Rejiminin Dört Yıllık Bilançosu” başlıklı bir rapor yayınlayan Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Araştırma Merkezi (DİSK-AR), 24 Haziran 2018 seçimlerinde geçilen başkanlık rejiminin asgari ücret, enflasyon, işsizlik, döviz kuru ve bölüşüm ilişkileri üzerinde etkilerine dair önemli tespitlerde bulunuyor ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adı verilen tek adam rejiminin, emekçi büyük çoğunluk için nasıl büyük bir yıkım yarattığını çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyordu. DİSK-AR’ın raporuna göre, başkanlık rejiminin ülkeyi sürüklediği ekonomik kriz, hayat pahalılığına ve yüksek enflasyona yol açarak milyonlarca emekçiyi işsizliğe mahkum etti. Ücretlerin satın alma gücünü geriletti.
Evet yukarıda açıkladığım ulusal ve uluslararası araştırma raporları, demokrasinin gelişmişlik düzeyi ile gelir dağılımı arasında kopmaz bir bağ olduğu gerçeğini açıklıkla gözler önüne seriyor. O zaman Türkiye’nin eşitsizlik endeksinde alt sıralarda yer alması tesadüf değil, demokrasiyi rafa kaldıran iktidarın ekonomik tercihinin sonucudur.
İşte tamda bu nedenle, iktidar gerçekler yazılmasın diye, sansür yasası çıkarıyor.
#sansüryasasınahayır!