6 Şubat 2023 tarihinde meydana gelen deprem, yaşadığımız ülke Türkiye'de kurumsallığın yok edilmesinin devleti felce uğrattığı gerçeğini gözler önüne seren acı bir deneyim oldu.
Maalesef 7 Haziran 2015 Milletvekili seçimi sonuçlarının yok sayılmasından itibaren başlayan süreç ve iktidar bloku dayatmasıyla tek adam yönetimine geçilen 24 Haziran 2018 seçimlerimden bu yana ülke yönetilememe krizi ile ciddi bir şekilde kaosa sürüklendi. Bunu daha iyi analiz edebilmek için öncelikle tek adam yönetimine geçişin miladı olan 7 Haziran 2015 seçimlerinden itibaren yaşananlara kısaca göz atmakta yarar var.
Tarih 7 Haziran 2015, Türkiye tarihi bir milletvekili seçimine sahne oluyor. Akşam sandıktan 13 yıldır tek başına iktidarda bulunan AKP’nin çoğunluğu kaybettiği ve seçime ilk defa parti kimliğiyle katılan HDP’nin %10 seçim barajını aşması gibi iki önemli sonuç çıkıyor. HDP'nin Türkiye’nin üçüncü büyük grubuna sahip partisi olduğu bu tarihi seçimde, AKP sandıktan birinci parti olarak çıkmış olsa da 13 yıllık süre içinde ilk defa tek başına hükümet kuracak meclis çoğunluğuna sahip değildi. Bu sonuca göre, ülke iki veya üç partinin yer alacağı koalisyon hükümeti tarafından yönetilecekti. Önceki yıllarda koalisyon hükümetleri tarafından yönetilme deneyimine sahip ülke için bunun sorun olmayacağı kanısı toplumda hâkim olsa da işler beklendiği gibi gitmedi. Zira kurulduğu yıl tek başına iktidar olan AKP ile anayasaya göre tarafsız olması gereken partinin fiili lideri Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, başka bir siyasi yapıyla yetki paylaşımına sıcak bakmıyorlardı. Üstelik meclisin 4. partisi olan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, seçim akşamı MHP’nin herhangi bir koalisyon hükümetinde yer almayacağını açıklamış ve seçimse seçim demişti. Kuşku yok ki, 7 Haziran seçimlerinden günümüze uzanan süreç gözden geçirildiğinde, AKP kanadının seçim sonuçlarını tanımama yönünde takındığı tavır ile MHP Genel Başkanı'nın açıklamasının önceden hazırlanmış bir projeyi uygulamaya koyma planının ön adımları olduğu görülecektir.
Kuşkusuz HDP'nin seçimlere parti kimliğiyle katılarak 12 Eylül faşist cuntası eliyle anayasa ile kanunlara monte edilmiş %10 seçim barajını aşması ve 80 milletvekiliyle Türkiye'nin 3. partisi olarak parlamentoda yer alması bu planın hayata geçirilmesinin temel nedeniydi. Zira ortaya çıkan parlamento aritmetiğine göre, AKP’siz bir koalisyonun kurulması ancak HDP’nin içerden veya dışardan desteği ile mümkün iken, parlamentonun birinci partisi AKP’nin koalisyon kurma alternatifleri arasında HDP ile koalisyon kurmak da vardı.
Maalesef kendisini devletin sahibi gören anlayışa göre, etnik, sınıfsal ve dini farklılıkları ile ezilen emekçi çoğunluktan gelen barış, adalet, özgürlük ve sosyal eşitlik taleplerine olumlu cevap verilirse, “Kutsal Devletin” büyüsü bozulacaktı. Bu nedenle seçim sonuçları tanınmadı ve hükümet kurdurulmadı. Böylece demokrasinin ölüm fermanı anlamına gelen bu projenin baş mimarı Cumhurbaşkanı, 45 gün içinde hükümet kurulamadığı gerekçesiyle sahip olduğu anayasal yetkiyi kullandı ve seçimlerin 1 Kasım 2015 tarihinde yenilenmesine karar verdi. Kısacası sandıktan istedikleri sonuç çıkmayanlar milletin iradesine darbe yaptılar.
Ne yazık ki, 7 Haziran 2015 seçimleri üzerinden geçen yaklaşık 8 yıllık süre Türkiye tarihinde birçok açık ve örtük darbenin yaşandığı en çalkantılı dönemlerden biri oldu.
Nitekim 15 Temmuz 2016 tarihinde, Türkiye iktidar içi kavganın yol açtığı paralel yapı darbesine sahne oldu. Bu darbeyi "Allahın lütfu" olarak gören iktidar, Olağanüstü Hal (OHAL) ile ülkede tüm demokratik hakları askıya aldı ve darbeyi engelleme bahanesi ile kendi darbesini yaptı. Sonraki süreçte muhalefetin de desteği ile milletvekili dokunmazlıklarının kaldırılması ve HDP eşgenel başkanları ile milletvekillerinin tutuklanmaları bir başka darbe olarak tarihe geçti. İktidar blokunun darbeleri devam etti ve AKP ile MHP girdiği ortaklığı, başkanlık sistemine geçiş için kullandı. İki partinin kafa kafaya vererek hazırladıkları anayasa değişiklik paketi, parlamentoda halk oyuna sunulacak oy sayısı ile kabul edildi. 16 Nisan 2017 tarihinde OHAL koşullarında yapılan referandumun, Yüksek Seçim Kurulu'nun (YSK) mühürsüz oyları geçerli sayılması yönündeki son dakika kararıyla kabul edilmesi sağlandı. Bir başka deyişle, demokrasinin tabutuna son çivinin çakıldığı bir darbe daha yapılmış oldu. Böylece ülkede her şeye tek kişinin karar verdiği yönetim sistemine geçilmiş oldu. Yeni sistemde parti ile devlet görevlerinin en alt kademesinden en üst kademesine kadar tüm atamaları tek imzayla başkan yapıyor. Bakanlar atamalı memur pozisyonundalar. Dolayısıyla kendi alanlarıyla ilgili karar alıp uygulayamıyorlar. Görev alanlarına ilişkin tüm açıklamalara, "Cumhurbaşkanımızın talimatı ve teveccühü ile" diye başlıyorlar.
Maalesef bu durum, 6 Şubat depremine müdahalede geç kalınmasının temel nedeni oldu. Zira ülkenin 10 ilini onlara bağlı ilçeler ile köyleri vuran depreme müdahale için tek adamdan talimat almayı bekleyen kamu kurumları harekete geçemediler. Bu nedenle, enkaz altında kalan ve ulaşılmış olsa kurtarılacak olan 10 binlerce yurttaş, müdahale edilmemesinden dolayı hayatını kaybetti. Hayatta kalanlar ise ağır kış şartlarında sokaklarda enkaz altındaki yakınlarına ulaşamamanın acısını yaşadılar. Ölen, yaralanan, enkaz altında kalarak kurtarılmayı bekleyen ve enkazların başında yakınlarının kurtarılması için çırpınıp kendi olanakları ile bir şeyler yapmaya çalışan insanlar, devletin desteğinden yoksun kaldılar. Zira devletin kendi başına karar veren ve gerektiğinde harekete geçerek organize olabilen kurumları bağlandıkları tek adamdan talimat almayı bekliyorlardı. Kısacası devlet kurumları, tam bir koordinasiyonsuzluk ile ne yapacaklarını bilemez durumdaydılar. Üç tam gün, enkaz altında kalanların bizi kurtarın sesleri ile geçti.
Elbette sıkıntı sadece ilk müdahalede geç kalınmasıyla sınırlı değildi. Aslında ortaya çıkan ürkütücü görüntü, bilim insanlarının bölgede deprem olacağı yönündeki uyarılarının dikkate alınmaması, 1999 Marmara depremi sonrası çıkarılan deprem yönetmeliğinin uygulanmaması, inşaat aşamasında gerekli denetimlerin yapılmaması, çıkarılan imar afları ile kaçak binalara ruhsat verilmesi gibi merkezi ve yerel yönetimlerden kaynaklanan birçok eksikliğin sonucuydu.
Asıl sorunlu olan ise, devlet kurumlarını organize edemeyen ve arama kurtarma faaliyetleri için gerekli koordinasyonu sağlayamayan iktidarın, depremin ilk saatlerinde bölgeye ulaşan muhalefet partilerini, demokratik kitle örgütlerini, emek ve meslek örgütlerini, yerel sivil inisiyatifler ile muhalefetin yönetimde olduğu yerel kamu kurumları belediyeleri engelledi. Devleti depremin yol açtığı yıkıma müdahale konusunda organize edemeyen iktidar, bu eksikliği görülmesin diye içinde devletin yerel birimleri belediyelerin de olduğu yapıları engelledi. Yardımları parti propagandası için kullandı ve kendisine bağlamaya çalıştı. Gönüllüler ile diğer ülkelerden gelen arama kurtarma ekiplerinin bölgeye ulaşmalarını sağlayamadı. Ulaşanların çalışmalarını kendine maletmeye çalıştı.
Öte yandan bugüne kadar her afet anında afet bölgesinde olan ve afetten etkilenen yaralılara kan ulaştıran, afet bölgesine çadır ve konteyner ulaştırıp kuran, evsiz kalmış insanlara barınma olanakları sağlayan, bunun yanı sıra gıdaya ulaşamayanların beslenmeleri için toplu yemek çıkaran veya erzak dağıtan Kızılay da deprem bölgesinde yoktu. Depremin üzerinden üç hafta geçtikten sonra Hatay/Samandağ Belediye Başkanı, 15 bin çadıra ihtiyaçları olduğu halde kendilerine çadır ulaştırılmadığını açıklayarak koordinasyonsuzluğu ortaya koydu. Deprem bölgesinde il ve ilçelerin tamamından yardımların ulaştırılmadığına dair feryatlar yükseliyor. Binlerce köye henüz tam olarak ulaşılmış değil. Üstüne üstlük bir kamu yardım kuruluşu olan Kızılay’ın, başka bir yardım kuruluşu olan AHBAP’a 46 milyon lira karşılığında 2050 çadır sattığı haberileri basında geniş yer buldu. Tüm bunlar kurumsallığın yok edilmiş olmasının yaşattıklarıdır. Sahada yaşanan engellemeler ve yardımlara el konmasının yanı sıra, iktidar sözcüleri peşpeşe savurdukları tehditlerle yapamadıklarının konuşulmasını engelleme çabası içine girdiler. Nitekim partili Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, "Bize yönelik söylenenleri deftere kaydediyoruz, zamanı gelince açacağız." diye başlattığı tehdit furyasına katılan AKP sözcüsü Ömer Çelik, "Cumhurbaşkanımıza ve bize söylenen sözleri şimdilik not alıyoruz" dedi. Ardından ise zaman zaman yaptığı açıklamalarla, demokrasi ve hukuk hususlarında iktidardan farklı düşünüyormuş görüntüsü veren Bülent Arınç, kendisine sorulan "Seçimler ertelenmezse ne olur?" sorusuna verdiği cevapta, "Öyle şeyler olur ki pişman olurlar. Kaos çıkar" diyerek, anayasaya göre seçimin ertelenmesinin mümkün olmadığını söyleyen muhalefeti tehdit etmekten geri durmadı.
Elbette iktidar tehditlerle sınırlı kalmadı ve işi hakaretlere vardırdı. Partili Cumhurbaşkanı Erdoğan, başta ana muhalefet partisi genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu olmak üzere, Kızılay'ın deprem bölgesinde olmadığı yönünde eleştirilerde bulunanlara, "Be ahlâksız, be namussuz, be adi" diye hakaretler de bulundu. Aynı şekilde iktidarın küçük ortağı MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, "Devletin yetişemediği ne vardır da Ahbapçılar ve Babalacılar akbaba gibi kanat çırpmaktadır? Bu sahtekarlar televizyonlarda yer almamalı" diyerek depremin ilk gününden itibaren yardım seferberliği başlatan BABALA TV ile AHBAP Derneğini hedef aldı.
İktidar, olabilecek tepkileri önlemek için başka tedbirler almayı da ihmal etmedi. Bunların en önemlisi, Kredi ve Yurtlar Kurumu yurtlarına depremzedelerin yerleştirileceğiz bahanesi ile eğitim camiasının itirazına rağmen üniversitelerde yüz yüze eğitime son vermesidir. Kuşku yok ki bu kararın amacı, seçim sürecinde bir araya gelecek ünivetsite gençliğinin tepki göstermesini engellemektir.
Nitekim depremin üzerinden bir aydan fazla zaman geçtiği halde, hangi üniversite yurdunda kaç depremzedenin barındığına dair herhangi bir veri ortaya konmuş değil.
Evet, iktidar hangi kararı alırsa alsın, hangi tepkiyi engellemeye çalışırsa çalışsın, protestolar statlara kadar sıçradı. Her görüşten insanın yer aldığı tribünler hep bir ağızdan "Hükümet İstifa!" sloganları atmaya başladılar. Çünkü gerçekler artık gün gibi ortada. Bu toplum herşeyi biliyor ve görüyor. Yönetimin tek adama bağlanmasının kurumsallığı yok ettiğini, kurumsallığın yok edilmesinin sonucunun ise enkaz altında kalmak olduğunu acı bir deneyim olarak yaşadı.