Menü Emek Haber - Diyarbakır Haberleri - Son dakika Diyarbakır Haberleri
Veli Beysülen

Veli Beysülen

Tarih: 30.12.2022 07:47

Tarih Tekerrür Mü Ediyor?

Facebook Twitter Linked-in

Daha önce yayınlanan, “SENDİKALARIN ORTAYA ÇIKIŞI, GELİŞİMİ VE TOPLUMSAL ROLLERİ” başlıklı yazı serisinin 9. Bölümünün bir paragrafında Türkiye’de 1948 yılından itibaren sendikaların, 1952 yılında ise TÜRK-İŞ’in kurulduğunu ancak 1947 yılında çıkarılmış olan 5018 Sayılı Kanun da sendikalara toplu sözleşme ve grev hakları tanınmadığından, sendikaların tabela örgütü olmanın ötesine geçemediklerini belirtmiştim. Aynı paragrafta, Sendika ile Toplu Sözleşme ve Grev Haklarına, 1961 Anayasasında yer verilmiş olmasına rağmen, yasal düzenleme yapılmadığı için, değişen bir şey olmadığını ancak işçilerin bu duruma seyirci kalmadıklarını ve ilk olarak Kavel Kablo işçilerinin 1963 yılında bu haklarını kullanmak üzere, direnişe geçtiklerini vurgulamıştım. Evet 1963 yılında, Maden-İş Sendikası üyesi Kavel Kablo İşçilerinin, anayasa da bulunan haklarını kullanmak üzere başlattıkları ve İşveren ile devletin baskılarına boyun eğmeden sürdürdükleri direniş sonuç vermiş ve aynı yıl içinde 274 sayılı sendikalar ile 275 sayılı Toplu Sözleşme, Grev ve Lokavt kanunları TBMM'de kabul edilerek yürürlüğe girmişti. Kısacası 1963 yılında, sonra ki yıllarda DİSK’in kurulmasının başını çeken sendikalardan biri olacak Maden-İş Sendikası, Kavel direnişi ile anayasa da yer almasına rağmen, yasal düzenleme yapılmadığı için, işçiler tarafından kullanılamayan Toplu Sözleşme ve Grev hakkının kullanılmasına öncülük etmişti.    

Hatırlayacaksınız, partili Cumhurbaşkanı Erdoğan, 12 Temmuz 2017 tarihinde, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliğinde (TOBB) katıldığı bir toplantıda yerli ve yabancı sermaye temsilcilerine hitap ederken, 15 Temmuz 2016 yarihinde karşı karşıya kalınan darbe girişiminin ardından ilan ettikleri Olağanüstü Hal'i (OHAL), işçilerin hak arama mücadelesine karşı kullandıklarını itiraf etmiş ve grev ertelemeleri ile övünmüştü.   

  Aslında Cumhurbaşkanı bu konuşmasıyla, uymak ve uyulmasını sağlamakla yükümlü oldukları Anayasa’ya, uymadıklarını açık bir şekilde itiraf etmişti. Nitekim 20 yıllık AKP iktidarında yaklaşık 200 bin işçinin yasal grevi, Bakanlar Kurulu kararı veya Cumhurbaşkanı kararnamesi ile ertelendi. Ertelendi dediğime bakmayın, yasadaki karşılığı erteleme olsa da işlem grevin doğrudan engellenmesidir. Bakın bu konuda 6356 Sayılı “Sendikalar ve Toplu Sözleşme Kanunun 63. Maddesi” ne diyor: “Karar verilmiş veya başlanmış olan kanuni bir grev veya lokavt; genel sağlığı veya millî güvenliği, bozucu nitelikte ise Cumhurbaşkanı bu uyuşmazlıkta grev ve lokavtı altmış gün süre ile erteleyebilir. Erteleme süresi, kararın yayımı tarihinde başlar. Erteleme kararının yürürlüğe girmesi üzerine, 60’ıncı maddenin yedinci fıkrasına göre belirlenen arabulucu, uyuşmazlığın çözümü için erteleme süresince her türlü çabayı gösterir. Erteleme süresi içerisinde taraflar aralarında anlaşarak uyuşmazlığı özel hakeme de götürebilir. Erteleme süresinin sonunda anlaşma sağlanamazsa, altı iş günü içinde taraflardan birinin başvurusu üzerine uyuşmazlık Yüksek Hakem Kurulunca çözülür. Aksi takdirde işçi sendikasının yetkisi düşer.” Gördüğünüz gibi, yasada ki erteleme fiili bir yasaklamadan başka bir işlem değildir. Zira 60 gün içinde taraflar arasında anlaşma sağlanmadığı taktirde, grev yeniden başlayamıyor devreye Yüksek Hakem Kurulu giriyor.  

 Dikkat ettiyseniz, kısa bir bölümünü yukarıya aldığım açıklamasında Cumhurbaşkanı da OHAL’i grevleri engellemek için kullandıklarını itiraf etmişti. Halbuki Cumhurbaşkanı'nın engellediklerini söylediği grev hakkı, anayasanın teminatı altında olan temel bir haktır.   

Anayasa'nın 54. maddesi, "Toplu iş sözleşmesinin yapılması sırasında, uyuşmazlık çıkması halinde işçiler grev hakkına sahiptirler. Bu hakkın kullanılmasının ve işverenin lokavta başvurmasının usul ve şartları ile kapsam ve istisnaları kanunla düzenlenir.” denmektedir. Aynı maddede belirtildiği üzere hakların kullanımına dair esaslar, 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu ile düzenlenmiştir. Sendika, toplu sözleşme ve grev hakları, aynı zamanda, Türkiye Cumhuriyeti’nin Anayasa'nın 90. maddesine uygun olarak imzaladığı ve taraf olduğu, iç kanunlarla çelişmeleri halinde, öncelikle hüküm teşkil eden Uluslararası Çalışma Örgütünün (ILO) bu hakların düzenlendiği sözleşmeleri ile temel hak ve özgürlüklere dair birçok uluslararası sözleşmede de teminat altına alınmış haklardır.Tüm bu nedenlerle, anayasayı çiğnediklerinin itirafı olan Cumhurbaşkanının bu açıklaması gerek sendikal çevreden gerekse muhalefet partilerinden yoğun eleştiri almıştı.  

 Evet, bugünlerde 1963 yılında Kavel işçilerinin hak grevinin bir benzeri, DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş Sendikası öncülüğünde devam ediyor. Birleşik Metal-İş Sendikası, 1963 kavel direnişinin örgütleyicisi Maden-İş sendikası ile bağımsız Otomobil sendikasının 1993 yılında birleştikleri sendikadır. Yani maden -İş’in mücadele geleneğinin sürdürücüsü bir sendikadır. Yani Birleşik Metal-İş Sendikası, tarihi geleneğine sahip çıkıyor. Zira 13 Aralık 2022 tarihinde Kocaeli Gebze’de kurulu Bekaert işyerinde başlatacağı grev, aynı gün Resmi Gazete ’de yayımlanan 6540 sayılı ve 12 Aralık 2022 tarihli Cumhurbaşkanı kararıyla “milli güvenliği bozucu görüldüğünden” 60 gün süreyle ertelendi (yasaklandı). Ancak İşçiler ile sendika bu keyfi ve hukuksuz kararı tanımadılar ve yasağa rağmen grevi başlattılar. Nitekim sendika yaptığı açıklamada “Cumhurbaşkanı yine tercihini sermayeden yana kullandı. Kocaeli'deki Bekaert işçisinin haklı ve yasal grevini yasakladı. İşçiler bu hukuksuz grev yasağını tanımayarak Anayasanın ve kabul edilen uluslararası sözleşmelerin verdiği hakkı kullanarak yasal grevlerini başlattılar” denildi. Kısacası bundan 59 yıl önce işçilerin anayasal hakkına sahip çıkan ve fiili bir direnişle işçilerin, toplu sözleşme ve grev haklarını kullanmalarının yolunu açan, Maden-İş Sendikasının tarihi mirasının sürdürücüsü, DİSK/Birleşik Metal-İş Sendikası, tarihi misyonuna uygun davrandı ve gerekçesiz grev ertelemeyi tanımayarak, fiili bir grevi üstlendi. Şimdi 400 metal işçisi, şverenin tüm baskı ve tehditlerine rağmen, işçi sınıfının onuru için direniyor. 400 işçi, işçi sınıfının iş ekmek özgürlük talebini haykırıyor.  

Grev nedir: işçinin patron karşısında yegâne pazarlık aracıdır. Düşünün üreticisiniz, elinizde ürettiğiniz ürün var, siz bu ürünü paraya çevirerek kendinizin ve ailenizin geçimini sağlayacaksınız. Elbette bu ürünü mümkün olan en iyi fiyatla satmak için çaba sarf edeceksiniz. Çünkü ancak böylece ailenizle birlikte hayatınızı mümkün olan en iyi şekilde sürdürebilirsiniz. Peki satacağı ürünü emeği olan işçi, onu en iyi fiyata satma hakkına sahip değil mi? elbette sahip! Bunun neyle yapacak elbette elinde ki tek silahı olan üretimden gelen gücünü kullanarak yapacak. O zaman Grev, aynı zamanda, satacak ürünü emeği olan işçinin, elindeki bu ürünü en iyi fiyatla satabilmesinin yegane aracıdır. Evet, elinde satılacak meta olan her birey, elinde ki bu metayı, piyasa koşullarında mümkün olan en uygun fiyat karşılığı satarak, geçimini sağlama hakkına sahiptir. O zaman kendisinin ve ailesinin ülke koşullarında iyi bir hayat sürdürebilmesinin tek aracı emeği olan işçide, bu emeği en uygun fiyat (ücret) karşılığı satabileceği pazarlık gücüne sahip olmalıdır. Elbette işçi bunu tek başına yapacak güce sahip değildir. Dolayısıyla, kendisiyle aynı şartlarda yaşayan, işçilerle bir araya gelecek ve yasaların kendisine tanıdığı örgütlenme hakkını kullanmak suretiyle, örgütlü gücüyle, emeğini en uygun fiyatla satma mücadelesi verecektir. O zaman   grev yasağı, aynı zamanda işçinin tek gelir kaynağı, emeğini uygun şartlarda pazarlamasının yasaklanmasıdır.

  İşçi düşmanı 12 Eylül faşizminin getirdiği grev yasağını 1980’lerden bu yana, en çok kullanan iktidar, 20 yıllık AKP iktidarı oldu. Grev yasağı idari bir karar olup, devam etmesinin tek yolu bu karara karşı Danıştay’a iptal ve yürütmeyi durdurma başvurusu yapılması ve oradan karar çıkmasıdır. Geçmişte sendikaların bu yönde ki başvuruları genelde kabul edilir ve yasaklama kararı iptal edilirdi. Ancak iktidarın yargıyı hakimiyeti altına almasından dolayı, son yıllarda Danıştay başvuruları genelde reddetmektedir. Kısacası yargı yolu da kapanmış bulunuyor.  

Bütün bunlardan sonra şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: anayasasında ve yaslarında olmasına rağmen Türkiye’de grev hakkı yoktur. Yani evrensel ve Anayasal bir hak olan grev hakkı 6356 sayılı yasada Cumhurbaşkanına tanınan yetkiyle fiilen onun iznine tabidir. Bu nedenle grev ertelemekle övünen Cumhurbaşkanı, araba lastiği için çelik tel üreten Bekaert fabrikasındaki grevi “milli güvenlik” gibi keyfi gerekçeyle yasaklayabiliyor. Maalesef artık hak almanın aracı olan grev yapmak Cumhurbaşkanının atacağı bir imza ile yasaklanabilir. Bunun anlamı gayet açık. Serbest piyasa savunuculuğu ile sermayenin elindeki ürünleri, piyasa koşullarında mümkün olduğunca yüksek değer karşılığı satmasına izin verilen ülke de Cumhurbaşkanı, işçilerin kendi ürünleri olan emeklerinin pazarlığını yapmalarını engellemektedir.  

Görüldüğü gibi bu günlerde tarih tekerrür ediyor ve metal işçileri 1963 yılında gerçekleştirdikleri direnişi tekrarlayarak, bir kez daha işçi sınıfına dayatılan yasakları yırtıp kenara atıyorlar. Sonuç ne olursa olsun 1963 yılının Maden-İş Sendikasının mücadeleci geleneğini sürdüren, Birleşik Metal-İş Sendikası, üzerinden 59 yıl geçmiş olan “Kavel” direnişinin tarihi misyonuna uygun davranmaya ve işçi sınıfının önünü açmaya devam ediyor. Bu grevin başarıya ulaşması sendikal hareketin bir bütün olarak, anayasal hakları için, fiili ve meşru bir grevle sınıfın önünü açan, Bekaert işçilerinin grevine sahip çıkmaları ile mümkündür. Kuşku yok ki, bunu yapmayan ve işçi sınıfının önünü açacak olan bu direnişe destek vermeyen sendikalar, tarihin çöplüğünde yok olmaya mahkum olacaklardır!                                            


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —