Bir süre önce, "Eşitsizlik Artıyor mu? OECD Ülkelerinde Gelir Dağılımı ve Yoksulluk" başlıklı bir rapor yayımlayan Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü'nün (OECD) raporu şu önemli sorularla başlıyor: “Gelir eşitsizliği zamanla arttı mı? Bu süreçte kim kazandı, kim kaybetti? Bu süreç tüm OECD ülkelerini aynı şekilde mi etkiledi? Büyüyen gelir eşitsizliği ne ölçüde işçilerin kişisel kazançları arasındaki farklılığın sonucudur ve başka faktörlerden ne ölçüde etkilenmektedir? Son olarak, vergi-sosyal yardım sistemi yoluyla hükümetin geliri yeniden dağıtımı bu eğilimleri nasıl etkilemektedir?”
30 OECD ülkesini kapsayan bu soruların bu raporda ele alınan sorulardan bazıları olduğunu belirten rapor şöyle devam ediyor: “Rapor aynı zamanda bireyler ve hane halkları arasında ekonomik kaynakların dağılımı konusundaki alışılagelmiş tartışmanın dışında kalan hane halkı serveti, tüketim modelleri, mal ve meta gibi para dışı kamu hizmetleri gibi bir dizi alandaki eşitsizlikleri de tarif etmektedir.” Aslında bu raporda yer alan güncel bulgular dikkate alındığında hükümetlerin bunları değiştirme gücü bulunduğu açıktır.
Kuşkusuz dünyanın herhangi bir ülkesinin sade yurttaşına, “Dünyanın karşı karşıya olduğu en önemli sorun nedir?” sorusu sorulsa, vereceği cevabın eşitsizlik ve yoksulluk olacağı kesindir. Zira dünya genelinde ülkelerin toplam gelirinin toplum katmanları arasında eşit paylaşılmadığına dair genel bir kanı hâkim.
Raporda yer alan 2008 şubatında BBC tarafından yaptırılan bir kamuoyu yoklaması 34 ülkedeki nüfusun yaklaşık üçte ikisinin son birkaç yıldaki ekonomik gelişmelerin âdil biçimde paylaşılmadığını düşündüğünü göstermiştir. Kore, Portekiz, İtalya, Japonya ve Türkiye’de, katılımcıların %80’den fazlası bu görüştedirler. Bu da bize OECD ülkelerinde yaşayan insanlar arasında eşitsizliğin arttığının genel bir kanı olduğu, hatta aralarında Türkiye’nin de bulunduğu bazı ülkelerde bu oranın çok daha üstünde oranda insanın, eşitsizliğin arttığı kanısında olduğunu gösteriyor. Bunun tek nedeninin küreselleşme olmadığının altının çizildiği raporda, akla yatkın başka açıklamalar olduğu belirtilmekte, “Beceriye prim veren teknolojik değişim, örneğin internetin nasıl kullanılacağını bilenler kazanırken, bilmeyenler kaybeder.” denmektedir. Ülkelerde yaşanan politika değişikliklerinin sendikaları zayıflattığı ve işçilerin eskiden olduklarından daha az korunmasının eşitsizliğin artmasının bir başka nedeni olduğu belirtilmektedir.
Kuşkusuz eşitsizliğin artmasında bu faktörlerin etkisi vardır. Ancak küreselleşmenin etkisini yok saymak doğru bir yaklaşım değil. Zira küreselleşme bütün ülkeleri kapsayacak şekilde neoliberal ekonomik dönüşüm programıdır. Yani hiç kimse, son 40-45 yıldır uygulanmakta olan neoliberalizmin bu eşitsizliğin artmasındaki rolünü yok sayamaz. Zira neoliberal ekonomik programın uygulanması ile birlikte, devletin emek piyasası ile mal ve hizmetlerin üretiminin yanı sıra fiyatlarının belirlenmesinde müdahale yetkisi kısıtlandı. Böylece serbest piyasa artık fiyatların belirlenmesinde baş role sahip oldu. Yukarıda rapordan aktardığım gibi, sendikaların zayıflatılması ile birlikte işçi ücretleri alabildiğine aşağı çekildi. Yine önceki yıllarda kapitalist sisteme monte edilen sosyal devlet uygulamaları geriletildi veya kaldırıldı. Dolayısıyla sosyal devlet uygulamaları ile yoksul halkların yararlandıkları sağlık ile sosyal destekler en aza indirildi ve devletin gelirin yeniden paylaşılmasındaki rolü yok edildi. Bu da yetmedi, birçok mal ve hizmeti üreterek yoksul halka uygun bedelle arz eden kamu kurumları özelleştirme adı altında sermayeye peşkeş çekildi. Böylece yoksul halklar ucuza ulaşabildikleri mal ve hizmetlerden yoksun kaldılar. Kısacası küreselleşme kontrolün sermayede olduğu neoliberalizm, neoliberalizm ise sermayeye daha çok kazandırma sisteminden başka bir şey değildir. Buna rağmen, küreselleşmenin eşitsizliğin artmasındaki rolünü önemsiz göstermek, neoliberalizmi günahsız gösterme çabasından başka bir şey değildir.
Öte yandan, 1980’lerden günümüze eşitsizlik, sistemi sarsacak düzeyde artmışken raporda, “Eşitsizlikteki artış – yaygın ve önemli olmasına karşın – muhtemelen çoğu insanın düşündüğü kadar çarpıcı olmamıştır.” denmesi bir başka çarpıtma olarak öne çıkmaktadır. Raporda emekli yoksulluğu konusundaki bölümde, “Pek çok ülkede emekli yoksulluğu çok hızlı şekilde artmış olup, bugün bir bütün olarak OECD nüfusu ortalamasının altındadır.” şeklindeki tespit Türkiye gibi ülkeler için geçerli değildir. Bence raporun gelişmiş ülkeleri baz almak suretiyle yaptığı bu tespit gerçekleri yansıtmamaktadır. Örneğin Türkiye'de emekli yoksulluğu, 100 yıllık Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en üst seviyesindedir. Özellikle 1 Ekim 2008 tarihinde 5510 sayılı yasanın yürürlüğe girmesiyle birlikte emekli aylıkları hızla eridi ve emekli yoksulluğu zirve yaptı. Asgari ücretin 11.402 lira açlık sınırının 12.000 lirayı yoksulluk sınırının 40.000 lirayı aştığı, yaşanabilir bir evin kirasının 15 ile 20 bin arasında olduğu Türkiye’de kök maaşına hazineden destekle 7.500 lira maaş alan milyonlarca emekli var.
Raporda, “Yukarıdaki paragraflarda açıklanan görüşlere çeşitli itirazlarınız olabilir. Bu itirazlar, örneğin, aşağıdaki düşünceleri ileri sürebilir:” dendikten sonra aşağıdaki tespitler yapılıyor:
• Önemli olan sadece gelir değildir. Eğitim ve sağlık gibi kamu hizmetleri eşitsizliği azaltma yolunda güçlü enstrümanlar olabilir.
• Geliri düşük olan bazı insanların buna karşın mal ya da menkul kıymet cinsinden varlığı bulunmaktadır; dolayısıyla bunlar yoksul kabul edilmemelidirler.
• Zamanın bir noktasındaki yoksulluğu gereğinden fazla önemsememeliyiz. Sadece uzun süre boyunca geliri düşük olan insanların ciddi şekilde yoksullaşma olasılığı vardır.
• Eşitsizliği daha iyi inceleme yöntemi, insanların, örneğin yeterli yiyeceği olma veya bir televizyon ya da çamaşır makinesi alabilme gibi temel mal ve hizmetlerden yoksun olup olmadığına bakmaktır.
• Gelirin mükemmel biçimde eşit dağıldığı bir toplum da yaşanmak istenen bir yer olmazdı. Daha sıkı çalışan veya diğerlerinden daha yetenekli olan insanların daha fazla geliri olmalıdır. Aslında, önemli olan sonuçların eşitliği değil, fırsat eşitliği.
Birinci maddedeki eğitim sağlık gibi kamu hizmetler, eşitsizliği azaltan faktörler olarak gösterilse de neoliberalizmde bu hizmetlerin, Türkiye gibi birçok ülkede özelleştirilip para ile satın alınır meta haline getirildiği düşünüldüğünde, bu tespit gerçeği yansıtmıyor. Aslında diğer maddelerde de yoksulluğu basite indirgeyen önermeler var. Örneğin çağımızda artık her evin zorunlu ihtiyacı olan televizyon ve çamaşır makinasının alınabilmesini insanların yoksul olmadıkları anlamına geldiğinin belirtilmesi tam anlamıyla yoksulluğu önemsizleştirme çabasıdır. Uzun yıllar kullanılabilen bu ürünleri gelirinin iyi olduğu bir dönemde almış insanın yoksul kategorisinde kabul edilmemesi, maalesef neoliberalizm çağının hastalığıdır. Bu, Türkiye’de son yıllarda sokak röportajlarında ekonominin kötü olduğunu söyleyenlere, "Cebindeki telefona bakayım." gibi üstten bakışla yaklaşılmasına benzer bir durumdur. Asıl can alıcı nokta, zamanın bir noktasındaki yoksulluğun önemsenmemesi gerektiği yönündeki değerlendirmedir. Zira bu, kriz üreten yapısının geçici de olsa yol açtığı yoksulluğun önemsenmemesidir. Halbuki ücretle çalışan ve ücreti aşağı çekilmiş insanların geçici yoksulluğunun beklenenden uzun süreli olması kaçınılmazdır.
Öte yandan son maddeye baktığımızda, gelirin mükemmel şekilde dağıldığı yerin yaşanacak yer olmadığı tespiti tam anlamıyla neoliberalizm mantığının öne çıkarıldığı, insanları yarıştırmanın önerildiği tespittir. Bu önerme, insanlara daha çok çalış daha çok kazan mantığının empoze edildiği, sakıncalı bir önermedir. Halbuki esas olan, her insanın insan olmaktan dolayı kendisinin ve ailesinin geçimine yetecek gelire sahip olmasıdır. Çok çalışmak, yeterli gelire sahip olmanın kıstası olarak değerlendirilemez. Kriz içinde kriz üreten kapitalist sistemin insanları sık sık işsiz bıraktığı, ücretlerin ekonomik gelişmeye paralel artmadığı düşünüldüğünde, işsiz kalan çalışanın olmayan işi ile çok çalışması mümkün olmadığına göre, bunun anlamı çalışanların kölece çalıştırılmalarıdır.
Evet, görüldüğü gibi sermaye örgütü olan OECD, yoksulluğu hafife alan ve sistemi aklamak için yoksulluğun nedeninin kişinin kendisi olduğunu kafalara yerleştirmeye çalışan bir mantıkla gelir eşitsizliğinin gerçek nedenlerinin sermayenin doğa ve insan emeği sömürüsü ile daha fazla kâr politikası olduğu meselesini aklamaktadır. Doğrusu bir sermaye örgütünden yoksulluğun gerçek nedenlerini yazmasını beklemek kendimizi kandırmak olurdu. “Şıracının şahidi bozacıdır.” demek, bu tespitlerin nedenini açıklamak için yeterli olacaktır diye düşünüyorum.