Menü Emek Haber - Diyarbakır Haberleri - Son dakika Diyarbakır Haberleri
Veli Beysülen

Veli Beysülen

Tarih: 27.07.2022 11:47

Kutsal Devlet Mi, Demokratik Cumhuriyet Mi?

Facebook Twitter Linked-in

99 yıllık Cumhuriyet ve 1946’dan 2022 yılına 76 yıllık demokrasi macerası olan Türkiye Cumhuriyeti, kutsal devlet anlayışının hakim olduğu bir devlettir. Bu nedenle, yurttaşların insan olmaktan dolayı sahip oldukları haklarını kullanmaları pek mümkün olmuyor. Öte yandan, ülkeyi yöneten iktidarların, bürokratların, hatta alt kademe memurların, kötü muamele, yolsuzluk, görevi kötüye kullanma gibi olumsuzluklarının üstünü devletin bu yapısına sığınarak örttükleri ve yeterince sorgulanmadıkları bilinen bir gerçektir. Kutsal devlet anlayışı öylesine baskın ki, sistem içi siyasi rekabette bir muhalefet partisi iktidarı eleştirdiğinde, devleti eleştirmemek için kendisini azami dikkat göstermek zorunda hisseder. Dolaysıyla, oldum olası devlete atfedilen

bu kutsallık, devlet adına yapılan birçok usulsüzlüğün sorgulanmasını engellemektedir. Elbette bu sadece Türkiye’nin sorunu değil. Devletin tarihsel gelişimine bakıldığında, dayandığı toplumsal katmanların özelliklerinin yanı sıra tek tek devletlerin yapılanma biçimlerine göre farklılıklar olmakla birlikte, bu özelliğin ilkel komünal toplumdan bu yana devletin geçirdiği evrelerin tamamında karakteristik bir özellik olarak varlığını sürdürdüğünü görmek mümkündür. Ancak kabul etmek gerekir ki, devletten devlete farklılık gösteren bu özellik, Türkiye gibi az gelişmiş, farklı etnik köken, din ve mezhepten insanların bir arada yaşadıkları ülkelerde kendini çok daha fazla hissettirmektedir. Birçok farklılığın bir arada yaşadığı ülkelerde kutsal devlet anlayışının kendini baskın bir şekilde dayatmasının nedeni, ülke rejiminin o an için dayandığı etnik veya dini yapı ile sınıflı kapitalist toplumda yönetme erkini elinde tutan sermaye sınıfının bu erki kaybetmemek için uyguladığı ayrıştırıcı politikadır. Kuşkusuz kendisini rejimin sahibi olarak gören yapı, buna dair politikaları direkt kendisi değil temsilcileri eliyle uygular.

Halbuki Cumhuriyet halkın kendi kendisini yönetme biçimi olarak tarif edilir. Ne yazık ki bu özelliğine rağmen, Türkiye Cumhuriyeti’nde halkın gerçek anlamda kendi kendisini yönettiğini ya da buna imkân tanındığını söylemek kendimizi kandırmak olur.

Evet, bundan 99 yıl önce padişahlık kaldırıldı ve “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir.” düsturu ile Cumhuriyet ilan edildi. Bu ilke cumhuriyetin olması gereken özelliğini ortaya koysa da Türkiye'de bu ilke uygulamada tam olarak hayata geçmedi. Zira gerek anayasada gerekse onun ruhunu yansıtan kanunlarda, cumhuriyetin tam demokratik cumhuriyet olmasının önünü kesmek üzere, “Ancak” diye başlayan yasaklamalarla en temel hakların kullanımını imkânsız hale getiren bir dizi kayıt ve şart vardır. Söz gelimi anayasanın 34. maddesinde “Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir” dense de, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu ile anayasada izin alma şartı bulunmamasına rağmen, bu hakkın kullanımının mülki amirlikler ile kolluk kuvvetinden izin alma şartına bağlanması, hatta bu birimlerin sözde gerek gördüklerinde bu hakkın kullanımını yasaklamaya yetkili kılınmaları, hakkın kullanımını keyfi olarak engellemelerine yol açmaktadır. Daha açık bir ifade ile anayasanın ruhuna aykırı kanun yapmaması gereken, millet egemenliğinin temsilcisi TBMM milletin/yurttaşın anayasal hakkını kullanmasını engelleyecek kanun düzenlemeleri yapmak suretiyle anayasanın devlet görevlilerince ihlal edilmesine zemin hazırlamaktadır. Halbuki kanunlar anayasanın tanıdığı hakların özünü zedeleyecek nitelikte olmamalıdır. Ancak bırakın toplantı ve gösteri yürüyüşü yapılmasını, ülkede basın açıklaması yapmak bile büyük sorun. Bu basit örnek, vatandaşların sahip oldukları temel hak ve özgürlüklerin anayasada yer almış olmasının tek başına serbest kullanımına yetmediğinin göstergesidir. Bu nedenle, TBBM duvarında yazılı olan “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir.” sözü, orada yazılı olmaktan ibaret kalmaktadır. 

Sanıyorum bunun temel nedenini, ulus devlet anlayışının millet devlet ilişkisine bakışında aramak gerekir. Kuşku yok ki bunun, ulus devlet felsefesinin, "İnsan mı devlet için, devlet mi insan için?" üzerine oturtulmuş olması ile yakın ilgisi vardır. Kısacası bu alanda ulusal devletlerdeki yurttaşlık kavramı belirleyici etkendir.

Elbette yukarıda kısmen açıklamaya çalıştığım, kutsal devlet anlayışı bize bu konuda fikir veriyor. Zira devlet mutlak korunması gereken bir kutsal ise; yurttaş devletin anayasa ve yasalarla belirlediği sınırların dışına çıkmaması gereken, onun belirlediği dili konuşan, onun belirlediği dini inancı hatta o inancın da yine devletin belirlediği mezhebini kabul edip, onun vecibelerini yerine getirmek zorunda olan, onun istediği gelenek, görenek ve ananelere uygun yaşam tarzı ile yaşamak zorunda olan, onun istediği müziği dinleyen, kiminle nasıl yaşayacağına, ne giyeceğine, kaç çocuk yapacağına onun karar verdiği, devletin kendisine bahşettiği kimlikten dolayı ona borçlu olan, vergi veren, seçim zamanı kurulan sandığa gidip yine sistemin belirlediği sınırlar içinde siyaset yapan siyasi partilerden birini seçmek zorunda olan, erkek ise askerlik yapan bireydir. Kısacası vatandaş, kağıt üstünde hakları olan ancak bunları isteme hakkı olmayandır.

Sanıyorum burada temel sorun, bireylerin bir devletin yurttaşları mı, yoksa devleti kulübe indirgeyen anlayışın düşündüğü gibi kulübün üyeleri mi olduklarından kaynaklanıyor. Kimilerine göre bu devletin yurttaşı iseniz ve bir de kimliğiniz varsa başka hiçbir şey istememeniz gerekir. Zira kutsal devlet, lütfetmiş ve sizi yurttaşı olarak kabul edip bir de kimlik bahşetmişse gerisi teferruattır. İşte sorun tam da yurttaş olmayı devletin verdiği kimliğe indirgeyen bu anlayışın, kendisinde bireylerin sahip oldukları haklarından vazgeçmelerini isteme hakkı görmesinden kaynaklanıyor.  

Kuşkusuz devlete atfedilen kutsallık, devleti yöneten bireyler ile siyasi kadroları da dokunulmaz kılmaktadır. Bu dokunulmazlığın ileri safhası ise 16 Nisan 2017 tarihinde yapılan anayasa referandumunda olduğu gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin 76 yıllık defolu demokrasisinin bile yok edilmesidir. Nitekim uygulayıcıların adına Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi dedikleri, dünyada eşi benzeri bulunmayan yeni yönetim biçimiyle milletin iradesinin yansıdığı TBMM devre dışı bırakılmış ve “Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir.” ilkesi askıya alınmıştır. Çünkü artık ülkede her şeye tek kişi karar veriyor. TBMM ise onun istediği kanunları çıkarmaktan başka işlevi olmayan bir vekiller topluluğuna dönüştürülmüştür. Öte yandan ülkeyi yöneten tek kişi, aynı zamanda bir siyasi partinin genel başkanıdır.

Kuşkusuz aynı zamanda parti genel başkanı olan Cumhurbaşkanı'nın, partisinin toplantılarında, devletin en üst yöneticisi olma sıfatıyla kendisine ve partisine muhalefet eden ve eleştiren herkese ağır, zaman zaman hakarete varan eleştirilerde bulunması sıkıntılara yol açmaktadır. Yani sıkıntı, parti genel başkanlığı ile Cumhurbaşkanlığı görevlerinin çakışmasından kaynaklanıyor. Çünkü Cumhurbaşkanı'nın siyasi rakipleri ile kendisine muhalefet eden kurum ve bireylere yönelttiği sert eleştirilere aynı üslupla cevap verildiğinde, cevap verenler hakkında Cumhurbaşkanı'na hakaret suçlaması ile soruşturma başlatılmaktadır. Şüphesiz siyasi liderlerin, eleştiri amacını aşar bir şekilde birbirlerine karşı hakarete varan söylemlerde bulunmaları, toplumu kutuplaştırıyor. Dolayısıyla tarafların demokrasi kültürünü özümsemeleri ve hakaret dilini terk etmeleri elzemdir.

Öte yandan, Cumhurbaşkanı'nın her bir konuşmasının yapıldığı toplantının formatına göre değerlendirilmesi gerekiyor. Burada ise sorumluluk soruşturma başlatan savcılardadır. Zira savcıların göz önüne almaları gereken husus Cumhurbaşkanı'nın partisinin kurullarında yaptığı konuşmalara verilen cevapları, siyasi faaliyet olarak görüp demokrasinin gereği olarak kabul etmeleridir.

Peki, iktidar bu kutsal devlet anlayışının kendisine sağladığı dokunulmazlık zırhı ile ülkeyi keyfi yönetirken, onun karşısında yer alan ve yapılacak ilk seçimde iktidar olma iddiasında olan muhalefet ne yapıyor dersiniz? Ne yazık ki muhalefetin ana gövdesi, önceden beri süregelen alışkanlıkla kutsal devlet anlayışını korumakta azami gayret göstermektedir. Bu nedenle, iktidar blokunun muhalefet üzerinde kurduğu ağır baskıya rağmen, iktidarın demokratik siyasetin bir kısmını şiddetle özdeşleştirmesine ve ötekileştirmesine karşı net bir tavır takınamıyor. Bu da muhalefetin merkezinde yer alan siyasi yapıların, iktidar blokunun kendisine avantaj sağlama aracı olarak kullandığı kutsal devlet anlayışından yeterince uzaklaşamadığını gösteriyor. Halbuki demokratik cumhuriyet olma konusundaki vasıfları örselenmiş, şahıs veya parti devleti olma yolunda ilerleyen, “Biz gidersek devlet biter, AKP ile devletin kaderi bütünleşti” ya da "Muhalefete ülkenin yönetimine talip olduklarını söylemekten vazgeçmelerinin kendileri için daha iyi olacağını da hatırlatmak istiyoruz, biz gidersek Türkiye işgale uğrar, devleti bunlara bırakamayız” gibi söylemlerle partiyi devlet, devleti parti haline getirmiş ve kendisine yönelen her tür eleştiriyi devlete yönelmiş gibi lanse ederek eleştiri sahiplerini vatan haini ilan eden bir anlayışın arkasından gitmek, devleti korumak değildir.

Tüm bu nedenlerle, muhalefetin bir an önce "Kutsal Devlet mi, Demokratik Cumhuriyet mi?" sorusunu cesaretle, "Demokratik Cumhuriyet" olarak cevaplandırması gerekiyor. Yani muhalefet ülkeye demokrasi getireceği konusunda samimi ise, iktidar bloku bileşenleri ile yandaş medyadan gelen eleştirilerin baskısından sıyırılmalı ve ülkenin sürüklendiği çıkmazdan çıkmasına dair program ve projeleri ile toplumun tamamını kucaklamasına ihtiyaç vardır. Unutulmamalıdır ki, devlet ancak gerçek bir demokrasi inşa ettiğinde, yurttaşlarını mutlu eden gerçek bir devlet olma vasfına ulaşacak ve mutlu yuttaşlar ise onu kendiliğinden koruyacaklardır!


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —