Veli Beysülen

Tarih: 12.02.2026 02:40

Kriz Değil, Sistemin Çöküşü

Facebook Twitter Linked-in

İngilizce adı World Economic Forum (WEF) olan Dünya Ekonomik Forumu, her yıl İsviçre’nin Davos adlı dağ tatil beldesinde düzenlenmektedir. 1971 yılında Avrupa Yönetim Forumu olarak başlayan, forumun adı 1987 yılında Dünya Ekonomik Forumu olarak değiştirilmiştir. Bu değişiklikle birlikte her yıl dünya genelinde çağırıcı katılımcılarla yapılmaktadır. Toplantılara aralarında yatırımcılar, iş dünyası liderleri, siyasi liderler, ekonomistler, ünlüler ve gazetecilerin de bulunduğu davetliler katılmaktadır. Uluslararası tekellerin finansmanı ile gerçekleşen ve 5 gün süren forumda düzenlenen yüzlerce toplantıda, sermayenin dünyayı kendi çıkarına dizayn etmesi konuşulmakta ve dünya kaynaklarının paylaşımı ile bu paylaşıma karşı gelişebilecek siyasi ve sosyal tepkilere karşı alınacak tedbirler tartışılmaktadır. Bu nedenle, forumun düzenlendiği günlerde dünya genelinden gruplar halinde veya bireysel olarak pek çok aktivist İsviçre’de bir araya gelerek dünyanın paylaşımı ile dünyanın demokratik kazanımlarının sermayenin çıkarına kullanılmasının konuşulduğu bir forumu protesto ederler.  

27 Ocak 2026 tarihinde Cumhuriyet Gazetesi'nin Görüşler ve Olaylar sayfasında Doğan Sevimbike imzasıyla yayınlanan “Çöküşü Yönetenler” başlıklı yazı, “Davos’ta bu yıl dile getirilenler, artık ‘gelecek vizyonu’ ya da ‘reform çağrısı’ olarak okunamaz. Kürsüden yükselen sesler, küresel kapitalizmin kendi merkezinden gelen itiraflardır. Uzun süredir sokakta, akademide ve siyasal muhalefette konuşulan kriz başlıkları, ilk kez bu açıklıkta ve bu çıplaklıkta sistemin kalbinden dile getirilmektedir. Ne var ki bu açıklık bir yüzleşmeye değil, çöküşü yönetme çabasına işaret eder.” girişiyle başlamaktaydı. Sevimbike, dünyanın en büyük varlık yöneticisi olan Larry Fink’in, BlackRock adına yaptığı konuşmada aslında finans kapitalin bilinç altını açığa vurduğunun altını çiziyor ve konuşmasında söylediği, “30 yıldır halka hiçbir şey verilmedi.” cümlesi bir özeleştiri olmaktan çok, kapitalizmin Soğuk Savaş sonrası kendi kendine icat ettiği meşruiyet zemininin kaymakta olduğuna dikkat çekmek amacıyla söylendiğini vurguluyordu. Yani Fink, yaratılan değeri adil paylaşalım, halka bir şeyler verelim diye kurmuyor bu cümleyi. Bu adaletsiz dağılımın yol açacağı tepkiler ile sonuçlarına dikkat çekmek için kuruyor. Bu konuşma aslında kapitalist-emperyalist sistemin bilinçaltına yerleşmiş kaygılarını dışa vurmuştur. Dolayısıyla, “30 yıldır halka hiçbir şey verilmedi.” cümlesi bir özeleştiri olmanın çok ötesinde anlamlar ifade ediyor. Zira sistem, yol açtığı yoksulluk ve sefaletle zeminini kaybediyor.

Uzun zamandır yazılarımda, özellikle 1973 petrol krizinden itibaren başlayan süreçte arayışa giren uluslararası sermayenin, 1980’li yıllardan itibaren dünya genelinde uygulamaya koyduğu neoliberal ekonomik modelin Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla, reel sosyalizmin geri çekilmesinden sonra rakipsiz kaldığını vurgularım. Maalesef 30 yılı aşan bu süreçte üretilen muazzam servet, refah üretmek yerine küçük bir azınlıkta toplandı ve eşitsizlik derinleşti. Bunun sonucu toplumlara yansımayan büyüme kırılganlığı arttırarak toplumsal barışı geri plana itti. Evet, günümüzde dünya genelinde paylaşımda eşitsizlik zirve yapmış durumda.

Halbuki, 1929 Büyük Ekonomik Buhranı ile arkasından gelen ikinci emperyalist paylaşım savaşının (İkinci Dünya Savaşı) yol açtığı yıkımları, uygulamaya koyduğu güçlü sosyal devlet yapılanması ile aşan ve reel sosyalizmin baskısıyla da olsa daha adil gelir dağılımını esas alan, “Refah Devletini” hayata geçiren kapitalizmin bizzat kendisiydi. Ancak kapitalizm 1980’li yılların başında serbest piyasacı neoliberal ekonomik modeli uygulamaya koyarak refah devletini yok etti. Yürürlüğe konan neoliberalizmin kuramcılarına göre, devletin ekonomik faaliyetlerden geri çekilmesiyle birlikte, serbest piyasanın sağlayacağı rekabetle piyasa genişleyecek ve herkes kazanacaktı. Ancak uygulama öyle olmadı ve küreselleşme, korumacı katı ulus devlet uygulamasını esnetip sermayenin ülkeden ülkeye geçişinin önündeki sınırları kaldırırken, emeğin güvencelerini de yok etti. Bu da yetmedi, sermaye sanayi ve tarımdan yani üretimden koparak paradan para kazanmaya dayanan finans sektörüne kaydı. Sektör şişti ve sermaye küçük bir azınlıkta toplandı. Böylece yaratılan değer geniş toplum kesimlerine refah olarak dönmedi. Bugün yaşanan krizin temelinde üretimden kopuş var. Aslında kriz bir durgunluk ya da geçici dengesizlikten ibaret değildir. Üretimden kopuş ve onun sonucu olan finansallaşma fabrikadaki işçiyi ücret kaybı ve işsizlikle vurdu. Şimdilerde sisteme entegre olan dijital teknoloji, özellikle yapay zekâ, beyaz yakalı orta sınıfı tehdit ediyor. Zira yapay zekâ, teknik donanıma sahip birçok mesleği tasfiyeyi beraberinde getiriyor.  

Kapitalizm bir yanda ürettiği eşitsizliğin tehdidini hissederken, diğer yandan sınırsız kullanımla azalttığı kaynaklara sahip olma savaşını tırmandırarak sürdürüyor. Şimdilerde Ortadoğu’da yoğunlaşmış savaşın sonraki hedefi, Kafkasya ve uzak Asya olarak görünüyor. Tüm çatışmaların merkezinde enerji kaynakları var. Ancak son zamanlarda, enerji kaynaklarına dijital çağın teknolojisinin olmazsa olmazı nadir toprak elementlerini ele geçirme savaşı eklendi. Bu savaş şimdilik dijital teknolojide mesafe katetmiş olan Çin ile ABD arasında sürüyor. Elbette bu fiili çatışma şeklinde süren bir savaş değil. Çin daha ziyade diploması ile ticareti araç olarak kullanırken, ABD bölgesel savaşlar ve nokta müdahaleleri araç olarak kullanmaktadır. ABD’nin bu politikası Trump’ın kişiliğinde vücut bulmuş durumda. Zira Trump, Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun eşiyle birlikte yatağından kaldırılıp kaçırılmasında görüldüğü gibi, uluslararası hukuk ile diplomasi kurallarını hiçe sayan bir kişilik olarak enerji kaynakları ile nadir toprak elementlerini ele geçirmede sınır tanımamaktadır.

Kuşkusuz kapitalizmi sadece ekonomik kriz ve emek sömürüsü üzerinden eleştirmek onun doğa tahribatı ve iklim değişikliği ile gezegeni diğer canlılar için de yaşanılmaz hale getirdiğini görmemek olur. Zira eğer bugün bir iklim krizinden söz ediliyor ve bu krizle gerektiği gibi mücadele edilemiyorsa, ekosistem aşınıyorsa, bunun nedeni kapitalizmin kâr için sınırsız üretim yapması ve tüketimi teşvik etmesidir. Öte yandan yoksulluk ve sefaletin derinleşmeye devam etmesi ise yukarıda belirttiğim gibi sermayenin üretime değil, paradan para kazanmak anlamına gelen finans sektörüne kaymasının yol açtığı işsizlik ve gelir kaybındandır. Kuşku yok ki, eskiden bu gelir kaybının yol açtığı yoksulluğu kısmen de olsa gideren sosyal devletin tasfiyesi sosyal eşitsizlikleri artırdı. Maalesef sağlık ve eğitim hak olmaktan çıkarıldığı için insanlar onlara ulaşamıyorlar. Yaşlılara bakacak, yardım edecek personel yetersiz, hastaneler hastane olmaktan çıktı, birer kapitalist işletmeye dönüştü. Tüm değerlerin üreticisi zenginliğin yaratıcısı işçi sınıfına ve bir bütün olarak emekçi sınıflara baskı her geçen gün artıyor. İnsanlar yedikleriyle zehirleniyor, konut sorunu asgari düzeyde bile çözülemiyor.

Son günlerde ortalığa saçılan Epstein belgeleri, kapitalizmin sadece bir sömürü düzeni olmadığını, aynı zamanda insan bedeninin iğrenç emeller için ticari meta veya tehdit aracı olarak kullanma ahlaksızlığı yapılan sistem olduğunu gözler önüne serdi. Kadınlar ile küçük çocukların, sermaye sahipleri, siyasetçiler, devlet yöneticileri ve gazetecilerin içinde oldukları güruh tarafından zevk aracı olarak kullanıldıklarına dair belge ve görüntüler, sistemin boğazına kadar değil, tepesine kadar pisliğe battığının kanıtıdır. Kaçırılan küçük çocukların iğrenç emeller için kullanıldığı ifşaları kendisine insanım diyenin kabulleneceği şeyler değil. Maalesef bu iğrençlikler karşısında ayağa kalkması gereken insanlık, kendisinde bunu yapacak takadı bulamıyor ve hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam ediyor. Kuşkusuz bu sessizlik nedeniyle tarih insanlığı mahkûm edecektir.

Evet, burjuva toplumunda para ekonomiyi belirliyor, ekonomi ise toplumu ile doğayı hizaya getiriyor. Çünkü ekonomi, insanları beslenme, barınma, giyinme, ısınma, konut, sağlık, eğitim, ulaşım, gibi yaşamsal ihtiyaçlarını asgari düzeyde bile olsa karşılama olanaklarından mahrum bırakıyor. Daha açık bir ifade ile sistem, ekonomiyle insanların özgür bireyler olarak kendilerini ifade etmelerinin yolunu kapatıyor.

Tüm yaşananları kriz olarak tarif etmek, gezegene yapılacak en büyük kötülüktür. Zira yaşanan bir kriz değil bir çöküştür. O zaman insanlığın gezegeni çöküşten çekip alması ve kendisi ile birlikte gezegendeki diğer tüm canlıların geleceğini kurtarması için kapitalizmi geriletecek ve giderek yok edecek daha yaşanılası bir düzeni hayata geçirmenin yol ve yöntemlerini bulması gerekiyor. Bu amaçla insanlığın üretimi gerçek ihtiyaçlara göre planlamak ve gerek insanın gerekse diğer canlıların yaşamının sürmesinde zorunluluğu olmayan, vazgeçilebilir üretime ve aşırı tüketime son vermesi, doğanın dengesini gözeten üretimi hedeflemesi zorunluluktur!

            
 


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —