Neslihan Fındıklı

Tarih: 26.01.2026 09:36

Duvarların Gölgesinde de İnsan Kalabilmek...

Facebook Twitter Linked-in

​Bazen durup uzun uzun düşünüyorum; takvimler 2026’yı gösterirken biz hâlâ bu çağda, bu karanlık döngünün içinde aynı cümleleri mi kurmalıydık? Oysa sınırları kaldırmak, zihinlerdeki o yüksek ve soğuk duvarları yıkmak ne kadar zor olabilirdi?

 İnsanı rengine, diline, ırkına bakmadan, sadece "can" olduğu için kucaklamak neden bu coğrafyanın en imkânsız hayaline dönüştü? "İnsan; korkularını, zaaflarını, öfkesini ve nefsini yenebildiği ölçüde insandır" derler. Ne kadar zarif, bir o kadar da ağır bir hakikat... Fakat biz bugün insan kalabilmenin o en yalın halinden fersah fersah uzağız. Evrensel değerlerin nefes aldığı, hiçbir şahsın bir başkasının kaderi üzerinde ilahlık taslamadığı bir dünya beklerken; gözünü hırs bürümüş, dünyayı kendi mülkü sananların elinde birer figürana dönüştürüldük.

​Dünyanın aynasına baktığımızda sadece "egemenlerin" yansımasını görmemiz isteniyor. Bir Amerikan rüyası, bir Fransız estetiği, bir Alman disiplini ya da bir Türk gururu hep başköşede... Ama sıra bu dünyanın asıl yükünü sırtlayanlara, kadim halklara gelince bir sessizlik sarmalı başlıyor. Kürt yok, siyah yok, işçi yok, öteki yok... "Ya sev ya terk et" gibi sığ bir paranteze hapsolmuş; yeniliğe kapılarını kapatmış, inandığı kutsalları bile kendi menfaatine göre yontan bir zihniyetin kuşatması altındayız.

 Sabahattin Ali’yi bir orman kuytusunda katleden, Nazım Hikmet’i vatan hasretiyle sürgünlerde eriten, fidan gibi gencecik Denizleri "tam bağımsızlık" dedikleri için darağacına gönderen bu köhne anlayışın; bugün bir başka halkın varlık sancısına neden bu kadar sağır kaldığını anlamak aslında hiç de güç değil.

Ben "Kürdüm" dediğimde senin yüreğine neden korku, karnına neden kramplar giriyor? Benim varlığım neden senin uykularını kaçırıyor? Kimsin sen; bu toprakların kadim kardeşliğine kin tohumlarını hangi hakla ekiyorsun? Soma’da yerin yedi kat altında o kapkara alın terleri kömüre karıştığında, ölen işçiler için en çok biz Kürtlerin ciğeri yanmadı mı? Bir maden ocağı faciasında ya da bir iş cinayetinde hayatını kaybeden her can için Kürt anneleri, kendi evladını yitirmişçesine ağıtlar yakmadı mı? Maraş’ta, İzmir’de veya Hatay’da yer sarsılıp şehirler başa yıkıldığında; ilk ekmeğini bölüşen, kamyonuna battaniyesini yükleyip yollara düşen, o enkazın altındaki cana kendi canı gibi sarılan yine o "yok" saydığın Kürtler değil miydi?
​Şimdi dön de bir bak aynaya; neyin hırsını, hangi sahte kutsalın nefretini kuşanıyorsun? Hangi din, hangi bayrak, hangi toprak parçası bir çocuğun tek bir damla gözyaşından daha değerlidir? 

Kürt çocukları sınır hatlarında soğuktan donarak can verirken, senin "milli" vicdanın bir an olsun sızlamıyor mu? Sen günlük rutinine, zafer naralarına ve sahte mutluluklarına devam ederken; bir yerlerde bir halkın onuruyla, bir annenin feryadıyla alay ediliyor. Roboski’den kalma o sızıyı, Cizre’nin bodrumlarındaki o karanlığı, bir babanın evladının kemiklerini bir torbada teslim aldığı o anın ağırlığını hangi "vatan-millet" edebiyatı hafifletebilir?

​Aslında kime, neyi anlatmaya çalışıyorum? Kendi halkına bile yabancılaşmış, gencecik evlatlarını rant ve kirli paralar uğruna uyuşturucu baronlarının, mafya düzeninin kucağına itmiş bir sisteme ne anlatılabilir? Kadının yaşam hakkını koruyamayan, sokak ortasında katledilmesini bir "istatistik" gibi gören, çocuklarını bilimin aydınlığından koparıp çağın fersah fersah gerisinde bir dogmaya hapseden bu düzene hangi söz kar eder? Kendi emeklisini bir avuç sadakaya mahkûm edip açlıkla terbiye eden, çarşıdaki yangını görmezden gelip saraylarda tarih masalları anlatan bir anlayışı nasıl savunabilirim? Osmanlı’nın görkeminden dem vurup, öz kardeşini taht uğruna boğduran o kanlı geleneği bir "devlet erdemi" gibi pazarlayan zihniyete nasıl ortak olabilirim.

İnsanın insanı sömürmediği, kimsenin kimliğinden ötürü mahcup edilmediği, adaletin sarayların değil vicdanların içinde olduğu bir sabah için o duvarları devirin. O katı betonları, o kalıplaşmış nefretleri kül edin. Ne böyle suni sınırlar kalsın ne de bu yapay düşmanlıklar. Kaldırın o ağır perdeleri, yıkın gitsin hepsini! Ne bu zulüm baki kalsın ne de bu coğrafyanın çektiği bu dinmek bilmeyen sancı.


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —