5 Haziran 2021 tarihinde başka bir mecrada yayınlanan “Hedef İtaatkar, Boyun Eğen Bireyler Yetiştirmek Olunca!” başlıklı yazımda, yaşadığımız ülkede devlet ile sermayenin hiçbir zaman gerçek bilimsel eğitim almış yurttaşlar istemediklerini belirtmiş ve Türkiye'de eğitimin içerik olarak her gün biraz daha bilimsellikten uzaklaştırılmasının yanı sıra, yoksulların alamadıkları lüks tüketime dönüştürüldüğünü vurgulamıştım.
21 Ekim 2022 tarihinde bu köşede yayınlanan “Eğitim Emekçilerini Bölme Taktiği Boşa Çıkarılmalı” başlıklı yazımda bir kez daha bunu vurgulamış, önceki Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk’un “Herkes üniversiteli olmak zorunda değil. Sen ağa ben ağa, bu inekleri kim sağa” diyerek hükümetin eğitime bakışını gözler önüne serdiğini, bunda şaşılacak bir durum olmadığını, çünkü Türkiye’de uzun süredir uygulanan yeni liberal ekonomik programın ucuz işgücü piyasası oluşturma hedefini adım adım uygulamaya koyan iktidarın sözcüsü bakanın, lafı evelemeden, gevelemeden asıl niyetlerini açıkça ortaya koyduğunun altını çizmiştim.
1974 yılında toplanan 9. Millî Eğitim Şûrası, zorunlu kesintisiz eğitimin 8 yıla çıkarılmasını kabul etmişti. Bu karardan itibaren hazırlık çalışmalarına başlandı ise de 12 Eylül 1980 darbesi, ANAP iktidarı ve 1990’lardaki koalisyon hükümetleri dönemlerinde bir türlü uygulamaya geçilememişti. Bu nedenle, 8 yıllık kesintisiz ve aynı zamanda zorunlu eğitim gibi, çocukların daha uzun süre eğitimde kalmalarını sağlayacak olan eğitim sistemi ancak 28 Şubat baskıcı yönetim döneminde 4306 sayılı kanunla 1997 – 1998 öğretim yılından itibaren uygulamaya kondu. Ne yazık ki, 28 Şubat sürecinde uygulamaya konmasından dolayı, gelecek kuşakların eğitimli insanlar olarak yetişmelerine hizmet edecek olan kesintisiz zorunlu eğitim sistemi, karşıtları tarafından topluma zoraki uygulama olarak algılatıldı ve onu tartışmaların merkezine oturttu.
Halbuki anayasasında demokratik, çağdaş, laik bir topluma ulaşma hedefi bulunan, bu değerlere sahip toplumun oluşturulmasında bireysel ve toplumsal refah düzeyine ulaşmada ve en önemlisi de bilgi çağında, modern ve uygar toplumlar arasında yer alabilmek için ilköğretim her yurttaş için zorunlu bir hak olmalı ve artık tartışılmamalıydı.
Kuşkusuz bu sistemin 28 Şubat sürecinde uygulamaya konması, en çok 28 Şubat baskı dönemi ile 2001 ekonomik krizini kullanarak 2002 yılında iktidar olan AKP’nin işine yaradı. Gerek dünya görüşü gerekse iktidar olurken kendisine destek vermiş olan sermayenin isteği doğrultusunda, iktidara geldiği andan itibaren eğitim alanını köklü bir şekilde değiştirmeyi hedefledi. Bunun için bir yandan eğitimi özelleştirip paralı hale getirirken, diğer yandan devlet okullarını, sözde meslek eğitimi veren okullara dönüştürmek suretiyle yoksul çocuklarının sanayide ucuz işgücü olarak kullanılmalarına zemin hazırladı. Bu amaçla, 8 yıllık kesintisiz eğitime son vermek üzere 11 Mart 2011 tarihinde mecliste kabul edilen 6287 sayılı yasa ile 2012-2013 öğretim yılından itibaren, 4+4+4 şeklinde bölünmüş 12 yıllık zorunlu eğitime geçti.
Tüm bunların halktan gizlenen asıl amacı, zamanın milli eğitim bakanı Ziya Selçuk’un yukarıda değindiğim konuşmasının devamında söylediği şu cümlelerde saklıydı. Bakın ne demişti bakan bey: “Türkiye’nin ‘ara insan gücünde eksikliği var. Asıl projemiz meslek liselerini güçlendirerek üniversitedeki yığılmayı azaltmaktır. Bir ülkede üniversite öğrencisi sayısı çoksa o ülkede sorun vardır. Az öğrenci sayısı varsa başarılıdır. Meslek liselerine karşı oluşan olumsuz yargıyı yönetebiliriz.” Bakan bu söyledikleri ile uygulamaya koydukları yeni eğitim sistemini, ülkenin genç beyinlerini sermayenin istediği itaatkâr insan gücü haline getirmenin aracı olarak bilinçli bir şekilde uygulamaya koyduklarını itiraf ediyordu.
"Peki, 8 yıllık zorunlunun yerine getirilen 4+4+4 şeklindeki üç kademeli 12 yıllık kesintisizin anlamı neydi?" derseniz, öncelikle sistemde zorunlu eğitim yaşı 13 olarak belirlendi. Yani 4+4+4 sisteminin ilk iki basamağından sonra okula devam zorunluluğu kaldırıldı ve isteyen aileler çocuklarını uzaktan eğitim veya açık lise gibi uygulamalara yönlendirebilir oldular. Kısacası örgün eğitimin yerini yaygın eğitim aldı, böylece çocuklar ortaokul çağındayken okuldan koptular.
Kuşkusuz bu uygulama ile ülkenin yaşadığı derin ekonomik alt üst oluşun yoksullaştırdığı aileler, çocukları bir an önce meslek sahibi olsunlar ve aile bütçesine katkıda bulunsunlar diye çıraklık eğitimine yönlendirmeye başladılar. Halbuki uygulanmakta olan çıraklık eğitim sisteminde kapitalizmin emek sömürüsü politikasını birebir görmeniz mümkündür. Zira meslek öğrensinler diye işyerlerine gönderilen çıraklara daha ziyade beden gücüne dayalı işler yaptırılıyor. Nitekim bir süre önce Millî Eğitim Bakanlığının çırak çalıştırması için bir marketler zinciri ile protokol yaptığı ortaya çıkmıştı. Tepkiler üzerine protokol iptal edilmiş olsa da markete gidecek olan ve yapsa yapsa reyon işi, temizlik, yük boşaltma veya yükleme işlerini yapacak olan bir çırak, teknik donanımlı hangi mesleğe sahip olacaktı bunu kimse açıklayamaz. Bu örnekte de görüldüğü gibi, meslek öğretmeye dair bir uygulama söz konusu değil. Kaldı ki, maddi imkânları olmayan bu çocuklar meslek öğrenseler bile herhangi bir girişimde buluma olanakları olmayacağından, en iyi ihtimalle çıraklık dönemi bittiğinde aynı pozisyonda yahut bir üstünde iş kanununa tabi işçi olarak çalışmaya devam edeceklerdir.
1 Haziran 2022 tarihinde basında yer alan habere göre, resmî sitesinde mesleki eğitim merkezlerine ilişkin güncel istatistikler yayımlayan Milli Eğitim Bakanlığı, yılbaşında 159 bin olan mesleki eğitim merkezlerine kayıtlı öğrenci sayısının yılın ilk 5 ayında 502 bine çıkarıldığını yazıyordu. Bakanlık bu sayının yıl sonuna kadar 1 milyona çıkarılmasının hedeflendiğini belirtiyordu. Nitekim bugünlerde basında yer alan haberlere göre bu sayı 900 bini aşmış bulunuyor.
Maalesef Bakanlık mesleki eğitim merkezlerine kayıtlı yüzbinlerce yoksul aile çocuğunu küçük işletmelerin hizmetine bedava iş gücü olarak sunuyor. Bedava diyorum çünkü 5 Ocak 2022 tarihli Resmî Gazete'de, yayınlanan Cumhurbaşkanı kararı ile mesleki eğitim adı altında çalıştırılan öğrencilere ödenecek ücret 5 yıl boyunca işsizlik sigortasından ödenecektir. Bu karar ile çocukları meslekleri dışındaki angarya işlerde çalıştırmak suretiyle onların emeğinden rant elde eden işverenler, bir de onların ücretinin işçinin kendi parasından ödenmesi ile ödüllendirildiler.
Yani devletin bizzat kendisi uluslararası sözleşmelerde yasaklanmış olan çocuk işçiliğini meslek eğitimi adı altında teşvik ediyor. Ne yazık ki, gerek iktidarın ara eleman isteyen sermayenin talebi doğrultusunda, yoksul çocuklarını mesleki eğitim adı altında örgün eğitimden koparmak üzere, eğitimi paralı hale getirmiş olması gerekse uyguladığı ekonomik politikanın insanları yoksulluğa sürüklemiş olması, bunun için kullanılacak insan kaynağının hızla artmasına yol açıyor. Zira çocuklarının daha üst seviyede (üniversite) eğitim almasını ve zorunlu eğitimin lise aşamasında devlet okullarının vermediği eğitimi almasını isteyen aileler, bunun için okullara yıllık 60-70 bin lira ücret ödemektedirler. Yıllık 60 bin lira olan özel okul ücretini 12 aya böldüğümüzde aylık 5 bin lira ediyor. Bir ailenin bu ücreti ödeyebilmesi için aylık en az 20 bin lira gelire sahip olması gerekiyor. Kısacası bu ücreti asgari ücret veya biraz üzerinde ücret alan hiçbir işçi ailesi ödeyemez. Ailede iki ebeveynin çalıştığın varsaysak bile, toplam 11 bin lira eden gelirle bir ailenin bu ücreti ödemesi mümkün değil.
İşverenler bu uygulamadan o kadar memnunlar ki, deri işverenleri, “Ağaç yaşken eğilir” diyerek bakanlıktan mesleki eğitiminin ortaokul seviyesine indirilmesini talep ediyorlar. Hani eskiden Anadolu’da okumayan çocuğun ailesi, çocuğunu bir zanaatkarın yanına verir ve “Eti senin kemiği benim” diyerek çocuğunun meslek öğrenmesini isterlerdi. Şimdi ise işverenler meslek alanında teknik bilgi vermedikleri çocukları, devletin de katkı ve desteği ile eti de kemiği de benim şeklinde sömürüyorlar.
İşte 20 yıldır ülkeyi tek başına yöneten ve her dediği saatler içinde kanuna dönüşen partili Cumhurbaşkanının, zaman zaman yüksek perdeden dindar ve kindar nesil yetiştireceğiz demesinin altında da bu yatıyor.
Nitekim önceki Milli Eğitim Bakanı, yukarıda değindiğim konuşmasının devamında, geliştirdikleri yeni modelle, artık okulları ‘fabrikaların, otellerin, işletmelerin’ içine taşıdıklarını söylüyor. Bakanının söylediğinin Türkçe okuması şu şekildedir:
Okulları kapattık, artık çocuklar fabrikalarda çalışacaklar. Kimin çocukları, elbette çocuklarını fahiş okul ücreti ile özel kolejlere göndermeyen dar gelirli yoksulların çocukları!