Bu ülkenin yurttaşları olarak, hepimiz, 6 Şubat Pazartesi sabahı 7,7 şiddetiyle ülkenin tamamını, ülke sınırlarını aşarak Ortadoğu coğrafyasını sarsan Kahramanmaraş Pazarcık merkezli deprem haberleriyle güne gözlerimizi açtık. Maalesef, bu ülkenin orta büyüklükteki 10 ilinde, bu illere bağlı irili ufaklı onlarca ilçesinde ve onlara bağlı yüzlerce köyünde on binlerce insanın yıkılan binaların enkazı altında kurtarılmayı beklediği haberleri ile sarsıldık. Daha acı olanı ise, birinci depremden 9 saat sonra, aynı ilin Elbistan ilçesi merkezli 7,6 şiddetinde depremle yıkımın katlanmasıydı.
Deprem bölgesi dışında kalanlar olarak ne kadar olabiliyorsa o kadar sağlıklıydık. Peki ya depremin vurduğu bölgede, yapılmasına ve oturulmasına izin verilen çürük binaların enkazının altında kalan, artık nefes almayanlar! Ya da henüz nefes aldıkları halde sıkıştıkları enkazın altından gün ışığına çıkmak için kendilerine uzanacak bir eli bekleyenler! Biz onlar için ne yapabilirdik, sıkıştıkları yerden gün yüzüne nasıl çıkarabilirdik? Yoksa biz onlar için bir şeyler yapmakta geç mi kaldık? Öyle ya hepimizin gözleri önünde, kent merkezlerinde yükselen ve belki birçoğumuzun bir daire alabilmek için diğer insanlarla kıyasıya yarışa tutuştuğu binlerce bina bir anda kâğıttan yapıymışçasına yerle bir olmuştu. Olmuştu çünkü bu binalar yapılırken, bu işe duyarlı bir avuç insan dışında çoğunluğumuz bu binaların sağlam yapılıp yapılmadığını sorgulamamıştı. Üstelik, binaları yapanların satacakları konutların albenisini arttırmak için içini ve dışını çağın teknolojisiyle süsledikleri bu yapılar yükselirken, böylesi bir sarsıntıya dayanacaklar mı diye sormak aklımızdan geçmemişti. Sadece o da değil, meydanlarda bu binaları bize gösteren ve bakın biz ülkeyi uçurduk diyen yönetenleri, avuçlarımız patlayıncaya kadar alkışlamıştık.
Halbuki, deprem hayatın bir gerçeği. Üstelik üzerinde yaşadığımız coğrafya için çok daha fazlasıyla bilinen bir gerçek. Yıllardır bu ülkede bilim insanları, bilimsel araştırmaların ortaya koyduğu gerçeklerin yol göstericiliğinde gelmekte olan tehlikeye dikkat çekiyorlardı.
Deprem uzmanları defalarca söylediler, yazdılar, çizdiler, raporlar hazırlayıp yetkili makamlarda oturanların önüne koydular. Bu raporlarda tespit ettikleri deprem olabilecek bölgeleri iletirken, nerelerde her an büyük bir deprem olabileceğini yazdılar. Buralar için alınması gereken tedbirler konusunda uyarılarda bulundular.
Ne yazık ki, tüm uyarılara rağmen yetkililerin gözleri önünde yeterli sağlamlıkta yapılmayan binalar binlerce insanımızı öldürdü. Yanlış okumadınız, öncekilerde olduğu gibi bu depremde de insanlarımızı deprem değil, binalar öldürdü. Peki, biz milyonlarca Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı ne yaptık? Oturduk, içimiz kan ağlayarak bu manzarayı seyrettik. Tıpkı geçmişte binaların çürük yapılmasını, çürük yapılan binalara sağlam raporu verilmesini ve defalarca çıkarılan imar afları ile ruhsatsız kaçak binalara iskân izni verilmesini çoğunluğumuzun kılı kıpırdamadan seyrettiği gibi.
Evet, görüntüler insana acı veriyor. Ancak kabul etmek gerekir ki, bu ülkenin vicdanlı insanlarına asıl acı veren, toplum olarak bu görüntülerin ortaya çıkmasında sorumlu olmamızdı. Çünkü ekranlardaki görüntüler, toplum olarak bizim aynadaki görüntümüzdü. Eğer zamanında müdahale edebilmiş olsaydık, belki bu çürük binalar yapılmaz ve bu ürkütücü görüntüler ortaya çıkmazdı. Biliyorum birileri, "İyi de biz devlet değiliz ki, çürük bina yapılmasını önleyelim, bunu devletin yapması gerekmez mi?" diyebilir. Doğrudur, bunu bizim adımıza yetki verdiğimiz devlet kurumları yapmalı. Elbette biz devlet değiliz. Peki devleti kim yönetiyor? Tabii ki genel veya yerel bizim seçtiklerimiz. Demek ki bu manzarayı ortaya çıkaran, baskı ve hukuksuzluklarla kısmen sakatlanmış olsa da sandıktan çıkan irademizdir. O zaman biz hepimiz, dün de bugün de ortaya çıkan bu kahredici manzaradan sorumluyuz!
Kuşkusuz deprem şiddetliydi ve geniş bir bölge de yıkıma yol açmıştı. Ancak bilim insanları, uzun süredir bu bölgede deprem olması ihtimalinin arttığını belirtiyorlar. Yani bu deprem geliyorum diye bağıra bağıra geldi. Bu uyarılar dikkate alınıp, zamanında tedbir alınmış olsaydı, deprem kuşağında yer alan ülkenin özellikle fay hatları üzerindeki kentlerinin, yapı stoku bilimin yol göstericiliğinde depreme dayanıklı hale getirilmiş olsaydı, bu kadar ağır manzara yaşanmayacaktı. Bu durum, başta Japonya olmak üzere dünyanın deprem kuşağındaki coğrafyalarında yer alan devletlerin aldıkları önlemlerle de sabittir. Bunu depremin vurduğu kentlerde ortaya çıkan görüntülerden de anlamak mümkün. Yerle bir olan binaların hemen yanı başında, başka binaların dimdik ayakta olmaları bunun işaretidir.
Enkazların kum görüntüsü bile bunun kanıtı. Üstelik yıkılan binaların geneli, yana değil aşağıya doğru çöküp, üst üste yığılmış ve kum yığınına dönmüş. Bunun nedeni, çöken binaların zemin etüdünün yeterince yapılmamış olması ve ana taşıyıcı kolonların yeterli dayanıklığa sahip olmamalarıdır. Maalesef görüntüler kolonların kirişlerden daha zayıf olduklarını, dolayısıyla binaların yan yatmak yerine üst üste yığılmasına yol açtığını gösteriyor. Bu üst üste yığılma tüm çıkış yollarını kapatıyor ve insanların kendi olanaklarıyla enkazdan çıkmalarını engellediği gibi, zamanla yarışın yaşandığı kurtarma çalışmalarında zaman kaybına yol açıyor. Çünkü bu tip enkaz, ekipleri daha fazla enkaz kaldırmak zorunda bırakmakta ve onların zaman kaybetmelerine yol açmaktadır.
Peki, binaların herhangi bir depremde yıkılmaması için neler yapılmalı, hangi tedbirler alınmalı? Binaları yapanlar ile denetleyenler bu bilgilere sahipler mi? Ne yazık ki ortaya çıkan manzara, bu sorulara "Evet." cevabı verilmesinin mümkün olmadığını gösteriyor. Çünkü bu ülkede inşaat sektöründe iş yapanların büyük kısmı, daha az ya da daha ucuz malzeme kullanarak daha çok kazanmayı yeğliyor. Maalesef gözlerini kâr hırsı bürümüş bu insanlar için insan hayatının bir önemi yok. Üstüne üstlük, genel ve yerel yönetimler de denetim görevlerini yapmıyorlar.
Depremde yeni yapılmış rezidans sitelerin, hastane okul gibi kamu binalarının, otogarların yıkılması, iktidarın övündüğü otoyolların, tünellerin havaalanı pistlerinin çökmesi veya büyük hasar görmesi, hepsi bu işin rant kapısı olarak kullanıldığını gösteriyor. Zira herhangi bir afet anında kullanıma açık olması gereken yolların ve havaalanlarının, 7,7 şiddetinde bir depremde çökmüş olmalarının bilimsel bir açıklaması olamaz. Bunların, daha şiddetli depremlere dayanıklı olmaları gerekir.
Biliyorum "Şimdi eleştirinin zamanı değil." diyenler olacaktır. Ancak gerçekler bize, devletin tek merkezden yönetilmesinin yerel yönetimlerin acil yardım ile müdahale araç ve gereçlerine sahip olmalarını engellediğini, kent kültürü ile aynı kentte yaşıyor olma kültür ve bilinci gelişmesinin önünü kestiğini, bu nedenle, yerel inisiyatiflerin kurulamadığını gösteriyor. Buna yollar ile havaalanlarının çökmeleri de eklenince, kış şartlarında meydana gelen depremde enkaz altında kalanlara ulaşmakta çaresiz kalındı. Halbuki enkaz altında kalan insanların kurtarılmalarında kaybedilecek dakikanın hatta saniyenin önemi büyüktür. Peki, neden yardımlar ulaşmadı, hani devlet dar zamanında her yurttaşının yanındaydı.
Yukarıda belirttiğim gibi, deprem geniş bir bölgeyi etkilemiş ve ağır hasar vermişti. Sıkıntılar mutlaka olacaktı. Kuşkusuz kış şartları ile deprem hasarının yardımları engellediği söylenebilir. Diyelim ki merkezi yönetim bu nedenlerden dolayı ulaşmakta zorluk çekti. Peki, yerel yönetimin her biri, yeterli araç, gereç donanımı ile eğitimli personele sahip olsaydı ve kent düzeyinde önceden eğitilmiş, bir afet anında kendilerinden yardım alınabilecek, gönüllülere ulaşma imkânı bulunsaydı, yerel müdahale ile kısmen de olsa yaralar sarılamaz mıydı? Elbette sarılırdı.
Ne yazık ki, insanların kaygılı bir şekilde yardım ulaşmasını beklediği saatlerde, iktidarın çokça övündüğü otoyolların çöktüğü, havaalanı pistlerinin hasar gördüğü, dolayısıyla kara ve hava ulaşımının sağlanamadığı anlaşıldı. Tüm olumsuzluklara rağmen, başta Diyarbakır olmak üzere, daha az hasar görmüş kentler kendi imkanlarıyla organize oldular ve yerel sivil yapıların inisiyatif almaları ile arama kurtarma çalışmalarını yürüttüler. Ancak 9 saat arayla meydana gelen iki depremim merkez üssü durumundaki Kahramanmaraş, ağır hasarlı Hatay ve Adıyaman kentleri ile bu kentlere bağlı yerleşim birimleri adeta kaderlerine terk edildiler.
Kim ne derse desin, insanlarımızı deprem değil, depreme dayanıklı yapılmayan binalar öldürdü. Bunun sorumlusu ise rantın gözünü kararttığı bir avuç müteahhit ile onlara göz yuman devlet kurumlarıdır. Bir daha bu tür acıların yaşanmaması için toplum olarak ayağa kalkmalı, "Artık yeter başımız değil insanlarımız sağ olsun!" diyerek bu düzene son vermek için mücadele etmeliyiz.
Yaşananlardan ders çıkarıldığı ve bir daha böylesine büyük acıların yaşanmaması için gerekenlerin yapıldığı bir ülkede yaşama umuduyla, başta yıkıcı depremin yaşandığı bölgede yaşayan yurttaşlar olmak üzere, tüm Türkiye yurttaşlarına geçmiş olsun diyor, hayatını kaybedenlerin hatırasına saygıyla yakınlarına başsağlığı ve sabır, yaralılara ise acil şifalar diliyorum.
