Diyarbakır’da geçtiğimiz hafta ve bu hafta yaşanan iki olay, adalet sistemimizin kâğıt üzerindeki “reformları” ile hayatın acı gerçekleri arasındaki derin uçurumu bir kez daha gözler önüne serdi.
Geçtiğimiz hafta, 11. Yargı Paketi kapsamında cezaevinden tahliye edilen bir kişi, dini nikâhla birlikte yaşadığı kadını öldürdü ve cesedini boş bir araziye gömdü. Bu hafta ise, bir gün önce tahliye edilen başka bir kişi, iş yerinde uğradığı silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetti. Biri fail, diğeri maktul… Ortak noktaları aynı: Aceleciliğin ve denetimsizliğin kurbanı olan bir adalet anlayışı.
Sorulması gereken soru açıktır:
Bu insanlar gerçekten topluma karışmaya hazır mıydı?
Yoksa biz, “reform” adı altında toplumu yeni trajedilere mi teslim ettik?
11. Yargı Paketi, kamuoyuna “infazda denge”, “hukuki iyileştirme” ve “rahatlama” söylemleriyle sunuldu. Ancak Diyarbakır sokaklarında karşımıza çıkan tablo bambaşka. Ne ciddi bir risk analizi var, ne psikolojik değerlendirme, ne de mağdur güvenliğini önceleyen bir yaklaşım. Cezaevinin kapısı açılıyor ama devletin sorumluluğu o kapıda sona eriyor.
Kadınlar öldürülüyor.
İnsanlar sokak ortasında infaz ediliyor.
Toplum her geçen gün daha da tedirgin oluyor.
Ama biz hâlâ yargı “paketleri” konuşuyoruz.
Oysa yargı paketleri adalet değildir. Adalet; öngörü ister, sorumluluk ister, vicdan ister. Bir kişiyi tahliye etmek yalnızca onun özgürlüğüyle ilgili değildir; toplumun can güvenliğiyle doğrudan ilgilidir. Özellikle kadına yönelik şiddetin, bireysel silahlanmanın ve suç sarmalının bu denli arttığı bir dönemde, tahliyeler ezbere ve genel düzenlemelerle yapılamaz.
Bugün Diyarbakır’da toprağa gömülen bir kadın varsa,
yarın başka bir kentte başka bir can eksilecektir.
Çünkü sorun bireysel değil, sistemseldir.
Yargı reformu cezaevlerini boşaltmak değildir.
Yargı reformu suçun tekrarını önlemektir.
Yargı reformu mağduru korumadan fail üzerinden kurulamaz.
Aksi hâlde her yeni “paket”, yeni mezarlar demektir.
Ve biz her defasında aynı cümleyi kurarız:
“Bu son olsun.”
Ama olmuyor.
