Veli Beysülen


Türkiye Özgürlükler Ligi'nde Alt Sıralarda

.


5 gün önce, Türkiye’yi bugün bulunduğumuz duruma getiren en önemli etkenlerden olan askeri darbelerden ya da muhtıralardan birinin, 12 Mart Muhtırası'nın 52’nci yıldönümü idi. 12 Mart 1971 tarihinde, emir komuta zinciri içinde zamanın ordu üst kademesinde görev yapmakta olan üç kuvvet komutanı ile Genel Kurmay Başkanı'nın verdikleri sözde hükümete yönelik muhtıranın 52. yıldönümüydü. Sözde hükümete yönelik diyorum. Zira muhtıra her ne kadar hükümete yönelik verilmiş gibi gösterilse de sonrasında yaşananlar durumun hiç de öyle olmadığını, asıl hedefin 68 gençlik hareketi ile önce Türkiye İşçi Partisi'nin, ardından ise Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu DİSK'in kurulmasıyla birlikte hızla yükselmekte olan işçi sınıfı hareketini bastırmak olduğunu gösterecekti. Bir başka deyişle, her ne kadar hükümete karşı verilmiş muhtıra/darbe olarak açıklansa da, bu darbe Türkiye'de dönüşüme öncülük edecek sosyal uyanışın aktif öncü unsurlarına karşı yapılmış olan bir darbeydi. Nitekim darbeci generallerden, zamanın Genelkurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç, 15-16 Haziran 1970 büyük işçi direnişinden sonra, “Sosyal uyanış, ekonomik gelişmeyi aştı.” demek suretiyle darbe zembereğinin harekete geçtiğinin işaretini vermişti. Zira gerek dünyadaki hareketlilik gerekse 1961 Anayasasının sağladığı özgürlük ortamının tetiklediği, 1960’lı yılların hareketliliğinden dolayı, Türkiye'de dizginler elden kaçmış ve sistem toplum üzerindeki kontrolünü kaybetmişti. Dolayısıyla sistem çareyi dizginleri sıkmakta buldu.

Yani 12 Mart'a sadece hükümeti deviren bir muhtıra ya da darbe olarak bakamayız. Çünkü asıl hedefi 60’larda şahlanan toplumsal bilinci ve direnci kırmaktı. 1965 seçimlerinde tek başına iktidar olan Adalet Partisi'nin Genel Başkanı, Başbakan Süleyman Demirel’in birçok konuşmasında 1961 Anayasasından şikayetçi olması ve bu Anayasanın topluma geniş geldiğini söylemesi bunun işaretiydi.

Bu nedenle, darbe sonrası göreve getirilen sözde tarafsız Başbakan Nihat Erim hükümeti, Demirel’in şikayetçi olduğu Anayasanın özgürlükçü yapısını değiştirmek üzere harekete geçti. Yapılan anayasa değişikliğiyle temel hak ve özgürlükler sınırlandırıldı. Askerin ve yürütmenin eli güçlendirildi. “Kayıtsız şartsız millette” olduğu söylenen egemenlik, kayıtsız şartsız orduya devredildi. Ordunun talimatıyla oluşturulmuş olan Bakanlar Kuruluna, Meclis denetimine takılmadan kanun hükmünde kararnamelerle ülkeyi yönetme imkânı tanındı. Devlet Güvenlik Mahkemeleri kuruldu. On binlerce insan işkence ve insanlık dışı muamelelere maruz kaldı. Üç gençlik önderi, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan uyduruk yargılamalarla idam edildiler. Mahir Çayan ve arkadaşları Kızıldere’de, İbrahim Kaypakkaya işkencede katledildi. Elbette tüm bu katliam, işkence ve idamların amacı, topluma gözdağı vermek suretiyle onu susturmaktı. Sadece bunlarla da kalınmadı, kamu çalışanlarının sendikalaşması yasaklandı, TRT ile üniversitelerin özerklikleri sınırlandırıldı. Bütün bunlar 12 Mart’ın sosyal uyanışı engellemek için topluma karşı yapılan bir darbe olduğunu gösteriyordu.

Evet, yazıma Türkiye’de demokrasinin dolayısıyla yazının ana konusu olan özgürlüklerin, adım adım yok edilmesinin miladı olan, adına muhtıra denen 12 Mart darbesinin kısa bir özeti ile başladım. Zira ülkenin bugün geldiği nokta, sonraki yıllarda devam edecek olan, darbe, katliam, baskı ve zulümlerin sonucudur. 1970’li yıllardan bu yana ülke sınırlı burjuva demokrasisi altında, 12 Eylül darbesi, karanlık 1990'lı yıllar, faili meçhuller, 28 Şubat Post modern darbesi, sivil diktatörlük girişimleri arasında gitti geldi. En son 15 Temmuz 2016 Darbe Girişimi’nin ardından ilan edilen OHAL ve beraberinde inşa edilen “Tek Adam rejimi” olarak da adlandırılan otokratik bir rejimle bugüne kadar geldik.

 Türkiye tarihinin en önemli seçimlerine iki aydan az bir zaman var. 12 Mart darbesinden bugüne geçen 52 yıllık sürece dönüp baktığımızda, demokrasi ve özgürlükler bağlamında daha iyi bir durumda olduğumuzu söylemek mümkün değil. Zira seçime giderken 6 Şubat Kahramanmaraş depremi gerekçe gösterildi ve depremin vurduğu 11 ilde OHAL edildi. Ülkenin bütününde ise mülki amirliklerce genel olarak demokratik hak ve özgürlüklerin kullanımını daha çok kısıtlamaya dönük keyfi kararlar alınmaya devam ediliyor. Elbette bu da sadece seçim ve sandık güvenliği açısından değil, aynı zamanda muhalefetin seçim çalışmalarını yürütebilmesi yönünden ciddi sıkıntılara yol açabilecek bir durumdur.

Ülkedeki durumu burada yaşayanlar olarak sadece biz görmüyoruz. Dışarıdan bakan ve ülkelerin değişik alanlardaki durumlarını raporlaştıran uluslararası kuruluşlar ile örgütlerde neler olup bittiğinin farkındalar. Nitekim ülkenin bu durumu hazırlanan uluslararası raporlara yansıyor. Bunlardan sonuncusu, ‘Demokrasiyi Gözleme Örgütü’ olarak bilinen Freedom House’un, her yıl olduğu gibi bu yıl da dünyanın en özgür ve en baskıcı devletlerini sıraladığı raporudur.

 Örgütün her yıl yayımladığı raporlar, küresel demokrasi için önemli bir barometre olarak kabul ediliyor. Bu yılki raporda, küresel özgürlüklerin hızının giderek yavaşladığı ve son 17 yılda art arda gerileme olduğu ifade ediliyor. 195 ülke ile 15 bölgenin mercek altına alındığı raporda ülkeler, “özgür”, “kısmen özgür” veya “özgür değil” seklinde sınıflandırılıyor. Ancak konuya ilişkin nihai rapor hazırlanmadan önce ülkeler politik haklara ve sivil özgürlüklere erişim düzeyleri açısından analiz ediliyor.

 Rapora göre, 2022 yılında, 195 ülkeden 35’inin puanlarında düşüş (kötüleşme) yaşanırken, 34’ünde yükselme (iyileşme) söz konusu. Raporun ortaya koyduğu en vahim analizlerden birisi, medya özgürlüğü göstergesinde, 4 üzerinden 0 puan alan ülke sayısının son 17 yılda 14’ten 33’e çıkmış olmasıdır. Bu sonuç, basın özgürlüğünün gerilediğini ya da basın üzerindeki baskıların arttığını ortaya koyuyor. Özgür medya ve basının toplum üzerindeki rolü ve günümüzdeki önemi dikkate alındığında, bu durum demokrasi talepleri açısından son derece rahatsızlık vericidir.

Öte yandan bu yıl ki rapora göre, yaklaşık 20 yıldır özgürlükler, küresel olarak düşüşte olsa da raporun ilk kez yayımlandığı, 50 yıl öncesine göre kısmi bir iyileşme söz konusudur. Zira o yıllarda 148 ülkeden 44’ü “özgür” sayılırken, bugün 195 ülkeden 84’ü “özgür” olarak kabul ediliyor.

 Raporda Türkiye’nin,  Myanmar, Tayland ve Taliban Afganistan’ı ile birlikte baskıcı ülkeler kategorisinde anılması utanılacak bir durum olarak karşımıza çıkıyor. Bu kategoride Türkiye 100 puan üzerinden 32 puan ile “özgür değil/not free” statüsünde yer alırken, Politik haklar açısından 40 puan üzerinden 16 puan, sivil özgürlükler (ifade özgürlüğü ve yasalar önünde eşitlik ile basın özgürlüğü gibi) 60 puan üzerinden 16 puan alabiliyor. Nitekim tüm bu özgürlük kısıtlamalarının farkında olan Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Türkiye’yi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihadına uymaya, gösteri özgürlüğünü güvence altına alacak adımları atmaya ve barışçıl gösterilerde kullanılan göz yaşartıcı gaz ile diğer silahların kullanımına ilişkin 2016 tarihli yönetmeliğin uygulanmasında uluslararası standartlara uymaya çağırdı.

Raporun ortaya koyduğu bir başka gerçek ise dünyada son 10 yılda demokrasi puanı ciddi biçimde kötüleşen ülkeler arasında Türkiye’nin 5’nci sırada yer aldığıdır. Zira Türkiye’nin 29 puan düşüşle alttan 5’nci sırada yer aldığı listede, Türkiye’nin altında yer alan 4 ülke ise sırasıyla Libya, Nikaragua, Güney Sudan ve Tanzanya. Evet, görüldüğü gibi rapor Türkiye’de bireysel hak ve özgürlüklerin ciddi baskı altında tutulduğunu tespit ediyor ve ülkenin “özgür olmayan” bir ülke olduğunun altını çiziyor. The Economist dergisinin birkaç yıl önce Türkiye için “kısmen özgür” ülke nitelemesi yaptığı düşünüldüğünde durumun gittikçe kötüleştiğini söylemek abartı olmaz.

Rapor Türkiye’nin puanındaki bu sert düşüşün nedenlerine ilişkin şu değerlendirmeyi yapıyor: 2016 yılındaki başarısız darbe girişimi, siyasal haklar ve sivil özgürlükler üzerine ciddi biçimde gölge düşürdü. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Genel Başkanı olduğu Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) darbe girişimini ülkede ki demokratik denetim ve denge mekanizmalarını devreden çıkarmanın ve politik rakiplerini etkisiz hale getirmenin aracı olarak kullandı. Maalesef 2022 yılında da değişen bir şey olmadı. Bu durum çok önemli bir cumhurbaşkanı ve milletvekili seçimlerine gidilen 2023 yılında da devam ediyor. Seçimler öncesinde iktidar, seçim sonuçlarına itirazları inceleyecek olan il ve ilçe seçim kurulu başkanı hakimleri kontrol altına almak için yeni bir seçim kanunu çıkardı, yine iktidar bloku, muhalefetin düzenleyeceği kampanyalar ile bağımsız medyayı daha fazla baskı altına almak üzere, adına "dezenformasyon" yasası dediği “sansür” yasasını çıkarttı.

 Tüm bunlara rağmen rapor, demokrasi mücadelesinin başarıya ulaşabileceğini öngörüyor ve şu tarihsel belirlemeyi yapıyor: “Otoriter rejimler son derece tehlikeli olmaya devam etseler de yenilmez değiller. Gelişmeler, olaylar otokratların yanılmaz olmaktan çok uzak olduğunu ve yaptıkları hataların demokrasi güçleri için yeni açılımlar sağladığını gösteriyor." 

O zaman yurttaşlar olarak bize düşen, demokratik hak ve özgürlüklere sahip çıkmak, daha kararlı olmak ve bir adım daha ileri giderek hem mümkün hem de gerekli olan Demokratik Cumhuriyeti inşa etmek için omuz omuza örgütlü olarak mücadele etmektir!                                              

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.