Veli Beysülen


'Terörsüz Türkiye' kalıbı dar geliyor!

“Bu ilk buluşmayı da barışa adanmış hayatlara ithaf ediyorum.”


“Bu ilk buluşmayı da barışa adanmış hayatlara ithaf ediyorum.”  

Bu cümle, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Özgür Özel’in, partisinin 31 Ocak 2026 tarihinde İstanbul Kongre Merkezinde düzenlediği, “Toplumsal Barış ve Demokrasi Konferansının açış konuşmasından. Kuşkusuz Türkiye’nin kurucu partisi CHP’nin Kürt sorununda 40 yılı aşkın süredir devam eden çatışmaların sonlandırması çabalarının yoğunlaştığı süreçte, barış temalı bir konferans düzenlemesi önemlidir. Önemli çünkü gerek parti içinden gelen anti Kürt ulusalcı damar gerekse iktidar blokunun kendisini sürecin dışında tutma çabası, partinin somut adımlar atma hususunda kendisini baskı altında hissetmesine yol açıyorken parti yönetiminin bu konferansla iki yönlü baskıyı kırma hamlesi yapması ülke barışı ve demokrasisi açısından değerlidir. Öte yandan CHP’nin bu adımı, baştan beri toplumu oyalayan ve somut adımlar atmaktan imtina eden iktidarı baskı altına alacak ve süreci faydacı bir yaklaşımla baltalama niyetini de boşa düşürecektir.
 
Ne yazık ki, Türkiye’de Kürt sorunu sözünü hatta Kürt kelimesini işittiğinde çileden çıkan bir kesim var. Özellikle 12 Eylül mantığında olan ve “Bölgede çok yağan karda yürürken kar kart kurt ettiği için ismi Kürt kalmış” masalı ile uyutulan önemli bir kitlenin varlığı sorunun daha açık ve net konuşulmasının önüne geçiyor. Kuşku yok ki, toplumun bu yapısında dünün ve bugünün siyasetçilerinin önemli payı var. Daha açık bir ifade ile popülist siyaset anlayışı, yıllardır sorunu sürekli kaşıyor ve bunun üzerinden siyasi rant devşiriyor. Elbette geçmişte siyasetçiler zaman zaman Kürt sorununun varlığını kabul edip çözeceklerine dair vaatlerde bulundularsa da her seferinde duvara tosladılar. Zira Kürt sorunu ile ilgilenildiği andan itibaren, bireylerin veya siyasetçiler ile partilerin, baskıyla karşılaştıkları bilinen bir gerçektir. Hal böyle olunca, bugüne kadar sorunu cesaretle konuşmak ve çözüm önerilerini yüksek sesle seslendirmek pek mümkün olmadı.
 
Öte yandan CHP’nin bu adımı, iktidarın süreci Suriye ve başka dış etkenlerle sürüncemede bırakacağı endişesi taşıyan PKK kadroları ile Kürt halkını cesaretlendireceği gibi, iki tarafın da samimi olmadığını düşünen Türkiye toplumunun tamamını rahatlatan bir adımdır. Yine bu adım, CHP’nin yanlarında olacağını düşünen ve milliyetçi hezeyanlarla sürece karşı olanların çıkışlarını da törpüleyecektir. Neresinden bakılırsa bakılsın, içeriğinden ve sonucundan bağımsız olarak, konferansın sahada yaratacağı etki ve aktörler üzerinde kuracağı baskıyla önemli işlevinin olacağı tartışılmazdır. İktidarın baştan beri “Terörsüz Türkiye” adıyla güvenlik sorununa indirgediği sürecin bu kalıptan çıkması gerekiyor. Zira bu kalıp, çok komplike olan sorunun çözümü için yapılacak birçok düzenlemenin geri plana atılmasına yol açmaktadır. Halbuki sorun;  temel insan hakları, eşit yurttaşlık, anadilde eğitim konularında atılması gereken birçok adımın yanı sıra genel anlamda ülkenin demokratikleşmesi, hukukun üstünlüğünün sağlanması, kuvvetler ayrılığı ilkesinin hayata geçmesi, yasama ve yargının denetim yetkilerini kullanmalarının sağlanması, suç işlediği kanıtlanmamış ve yargıda kesinleşmiş ceza almamış seçilmişlere dokunulmaması, düşünce, düşünceyi ifade etme, basın özgürlüğü, örgütlenme, toplu pazarlık, toplantı ve gösteri hakkının sorunsuz kullanılması gibi birçok alanda düzenlemeler yapılmasının kısacası gerçek bir demokrasinin kurumsallaşmasının önünü kapatmaktadır.
 
Tüm bu nedenlerle, sürecin iktidarın hapsetmeye çalıştığı dar kalıptan çıkarılmasına ihtiyaç var. Bu ise muhalefetin en geniş biçimde süreci sahiplenmesi ile mümkündür. Zira ancak bu yapıldığında barış sürecini, getirdiği tek adam yönetimini tahkim etmenin fırsatı olarak kullanmaya çalışan ve gerçek onurlu bir barış için adım atmayarak gerekli düzenlemeleri yapmayan iktidar bloku kendisini adım atmak zorunda hissedecektir.
 
Evet, yukarıda belirttiğim gibi, iç barışın Suriye’ye endekslenmesinden dolayı, barış ve demokrasi süreci bir süredir durma noktasındaydı. Zira çok taraflı Suriye denkleminde işler istendiği gibi gitmedi ve Suriye Demokratik Güçleri (SDG) yani Rojava Kürt yönetimi ile Ahmet Eş Şara (Collani) liderliğindeki Suriye geçici yönetimi arasında gerginlik ve çatışmalar yaşandı. 6 Ocak 2026 tarihinde geçici yönetimin Halep’in Kürt mahallelerine yönelik operasyonu gerçekleşti. Bu operasyonla birlikte Suriye günlerce süren çatışmalara sahne oldu. Nihayet 30 Ocak tarihinde Şam ve SDG yöneticileri arasında önemli bir mutabakat imzalandı. Şimdi mutabakatın uygulanması aşamasına geçilmiş bulunuluyor. Elbette mutabakatın imzalanmış olması kadar uygulanması da önemli. Mutabakatın hayata geçmesi ve demokratik zeminde bir entegrasyon sürecinin hızlandırılması, sadece Kürt halkı için değil Suriye’de yaşayan Araplar, Türkmenler, Hıristiyanlar, Aleviler, Dürziler, herkes için son derece önemlidir. Burada, geçici cumhurbaşkanı ile onun başında bulunduğu geçici yönetimi işbaşına getirmiş olan Batı'ya görev düşüyor.  
 
Suriye’de mutabakat sağlanıp iktidarın süreci dondurma gerekçesi ortadan kalktığına göre, Türkiye’de yeni bir evreye geçilmesine ve silah bırakmanın yasal düzenlemelerle desteklenmesine ihtiyaç var. Yukarıda belirttiğim gibi iktidar blokunun, özellikle AKP kanadı ve partili Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ikircikli tavrı devam ettiği sürece, sürecin kalıcı barışa evirilmesinde sorunlar yaşanmaya devam edecektir. Tüm bu olumsuzluklara rağmen, 1 Ekim 2024 tarihinden bu yana bu bir devlet projesidir diyerek adeta devletin sözcülüğünü üstlenen ve her seferinde yaptığı çıkışlarla sürecin tıkanmasının önüne geçen iktidar bloku ortağı MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin, 3 Şubat tarihinde partisinin TBMM grup toplantısında yaptığı konuşma sürecin devamı açısından umut vericidir. Zira Bahçeli, “Anadolu Huzura, Öcalan Umuda, Ahmetler Makama, Demirtaş Yuvasına kavuşuncaya kadar kararımız nettir” diyerek, sürecin tamamlanması hususunda kararlılığını ortaya koydu. Kimilerine göre, bu mesaj iktidar ortağı AKP ile partili Cumhurbaşkanı Erdoğan’aydı.
 
Doğrusu ben bu çıkışın, CHP’nin konferansından bağımsız olmadığını düşünüyorum. Çünkü yukarıda belirttiğim gibi iktidar bloku CHP’yi çözümün dışında tutmaya çalışıyordu. Amacı CHP’nin Kürt siyasetinin parlamentoda ki temsilcisi DEM parti ile yani Kürt halkı ile yan yana gelmesini engellemek olan bu tavra karşı, CHP yönetiminin sorunun demokrasi ile çözüleceği yönünde attığı bu adımdan rahatsızlık duyulması kaçınılmazdır. Dolayısıyla Bahçeli, sürecin barışla sonlandırılmasının teorisyeni olduğu Cumhur İttifakına kaybettirecek merhaleye geçmemesi gerektiğini düşünüyor ve ortağını adım atmaya ikna etmeye çalışıyor.
 
Daha önce yazılarımda Türkiye Cumhuriyeti’nin hiçbir zaman, gerçek anlamda demokratikleşemediğini yazdım. Zira Türkiye’de biri sistemin etnik, dini, mezhepsel farklılıklar ile kapitalist sistemde bulunan sınıflar arası uzlaşmaz çelişki nedeniyle ideolojik bakışla düşman gördüğü komünist, sosyalist ve hatta zaman zaman sosyal demokrat kesimlerden oluşan ebedi düşmanlar ile bugün AKP’nin yaptığı gibi, günün iktidarının sistem içi düşmanı olmak üzere iki düşman türü, demokrasinin, eşit yurttaşlığın ve evrensel hukukun hayata geçmesinin önüne engel olarak konuldu. Maalesef resmî ideolojinin izlediği anti-Kürt, anti-komünizm politikası, Kürt siyasetine, sosyalistlere ve devrimcilere çok ağır bedeller ödetti. Öyle ki Türkiye’de bugüne kadar uygulanmış en çağdaş, en özgürlükçü anayasa olan 1961 Anayasası döneminde bile TCK’nin 141, 142 ve 163. maddeleri kapsamında birçok dava açıldı, gencecik öğrenci gençlik liderleri idam edildi. Özellikle Türkiye’de solun üzerinden buldozer gibi geçen 12 Eylül faşizmi sonrası, 1990’larda sistemin sığındığı “Komünizm tehlikesi” bertaraf edilmiş gözükse de Kürt sorununda güvenlikçi politika şiddetlenerek devam etti. Bu yıllarda merkez siyasetin bazı aktörleri, zaman zaman sorunun varlığını kabul edip çözeceklerini vaat eden açıklamalar yaparak sorunun kıyısından kenarından dolansalar da sonunda her biri duvara çarptı.
 
Neredeyse Çeyrek yüzyıldır iktidarda olan AKP ise Kürt sorunu ve Kürt kimliğinin kamusal alanda görünür hale gelmesi için muhtelif adımlar atsa da soruna faydacı yaklaştı ve kendisine getirip götürecekleri penceresinden bakarak zikzaklı bir politika izledi. Parlamento çoğunluğunu kaybettiği 7 Haziran 2015 seçimlerinin ardından bu politikayı terk ederek, yeni iktidar ortağı MHP ile birlikte çözümsüzlüğe yöneldi. İktidar bloku şimdi ise başka bir alanda top çeviriyor. Ülke de yok ettiği demokrasiyi işin dışında tutmaya çalışıyor ve sorunu güvenlikçi politikalarla çözmenin yollarını arıyor.   
 
Tüm bunların yaşandığı süreçte, CHP yönetiminin gerek parti içinde gerekse muhalefetin milliyetçi hezeyanlarla hareket eden kesiminin baskılarını aşması ve sorunu demokrasi, hukuk ve eşit yurttaşlık yönleriyle tartışmaya açmasının önemi yadsınamaz. Zira sorun, “Terörsüz Türkiye” kalıbına sıkıştırılamayacak kadar geniş bir demokrasi sorunudur!                                                             
             

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.