Veli Beysülen


Tekçiliğin Önlenemez Barış Karşıtlığı!

.


Akademisyen-yazar Ayşe Kadıoğlu, W. Ragers Brubeker, James Donald, Will Kymlicka, Wayne Norman, Andrian Oldfield, Bryan S. Turner gibi vatandaşlık çalışmaları uluslararası alanda kabul görmüş, 6 yabancı akademisyenin yanı sıra kendisi ile 2024 yılında vefat eden, Prof. Dr. Emin Fuat Keyman’ın birer makalesinin yer aldığı, Metis yayınlarından çıkan, “Vatandaşlığın Dönüşümü, Üyelikten Haklara” isimli derlemesinin amacını açıkladığı Sunuş bölümünde, vatandaşlığın tanımını yaparken, günümüz modern toplumlarında iyi insan ile iyi vatandaş ilişkisini şu şekilde açıklamaktadır. “Modern toplumlarda iyi insan ile iyi vatandaş olmak arasında ki bağ, ulusal kimlik ile harmanlandı. Bunun sonucunda iyi insan olmak ile ulusal çıkarlara ve bayrak, marş, ant gibi ulusal simgelere saygı duymak arasında sıkı bir bağ kuruldu.” Kadıoğlu’nun bu tespiti, özellikle Türkiye gibi, tek etnik kimliğe endeksli toplumlarda oldukça baskındır. Kaldı ki Türkiye, bunun yanında din ile mezhebin de baskın olduğu ülkedir.  
 
Kuşkusuz onlarca yıldır dünya da pek çok ülkenin kanayan yarası olmaya devam eden bu baskınlık, yaşadığımız ülke, Türkiye’de sorunların katlanmasına yol açıyor. Maalesef Türkiye de tekçi baskınlığın çözmediği Kürt sorununun yol açtığı çatışma, iki taraftan on binlerce insanı hayattan kopardı. İnsanları yerlerinden yurtlarından etti. ülkenin kalkınması ve yurttaşların refahı için kullanılacak devasa kaynağı yuttu.
 
Ayşe Kadıoğlu, aynı kitapta yer alan “Vatandaşlığın Ulustan Arındırılması: Türkiye Örneği” başlıklı makalesinde, “Vatandaşlık bir ulusun üyesi olmanın üstünde ve ötesinde birtakım haklar içerir. Bu haklar ülkenin çoğunluğundan farklı olabilmeye ilişkin hakları da gündeme getirmelidir.” Bu tespitinden sonra Türkiye’de vatandaşlığı tek kimlik penceresinden bakan milliyetçi/ulusçu kesimin, vatandaşların kültür ve kimliğe dair haklarını talep etmelerini anlamakta zorlandıklarını belirtmektedir. Bakın Kadıoğlu, bu konuda ne diyor: “Buraya kabul edilmişseniz, bir nüfus cüzdanınız varsa başka bir şikâyetiniz olmaması gerekir.” Evet Türkiye’de 100 yılı aşan kutsal devlet mitinin, çoğunluğa mensup yurttaşlarda oluşturduğu genel kanı: “devlet size bir nüfus cüzdanı ile pasaport sağlama lütfunda bulunuyor, kıymetini bilin ve başkaca hak talebinde bulunmayın şeklindedir.” Ne yazık ki, bu kanının değişmesini ve daha kapsayıcı bir vatandaşlık tanımı ile tüm yurttaşların, eşit yurttaşlar olarak yaşamalarını savunmaları ve hatta sağlamaları gereken, siyaset, bürokrasi, akademi, yargı ve demokratik sivil yapılar bu görevi yapmaktan uzaklar. Özellikle siyasetin, tekçilik ısrarı sorunların çözümünün önünü yıllarca kapattı. Zira devletin temel felsefesini aşamayan günlük siyasetin, dili ve uygulamaları, toplumun çoğunluğunu bu bakış açısı üzerinden yapılandırıyor.
 
Burada şu soruları sormakta yarar var! Sorunların çözülememesinin gerçek nedeni topluma sirayet etmiş olan, bu genel kanı mı? Yani ülkeyi yöneten iktidarlar ile onların karşısında yer alan, merkez siyasetin muhalefet kanadının genel argümanı olan “toplumun hassasiyetleri mi” yoksa siyaset bunu siyasi çıkar için mi kullanıyor?
Ben bu sorulara, cesaretle cevap verildiğinde, sorunların çözümünün yolunun açacağını düşünüyorum. Buradan hareketle şunu söylemek mümkün. Bence Türkiye’nin temel sorunu, siyasetin popülizme savrulmasıdır. Maalesef bu savrulmadan dolayı siyaset, toplumun çoğunluğunun kapsayıcı vatandaşlık ve eşit yurttaşlık karşıtı yapısını, politik çıkar için kullanıyor. Bu nedenle, ülke de eşit yurttaşlığı esas alan, idari ve hukuki düzenlemeler bugüne kadar hayata geçmedi ve ülke gerçek bir demokrasi ile buluşamadı. Kuşku yok ki, toplumun gerçek bir demokrasi ile buluışamaması, onun daha kapsayıcı bakmaktan ve yan yana yaşadığı farklılıkların, sahip oldukları temel insan haklarını kullanmaları için, tedbirler alınmasını talep etmekten uzak tutuyor.
 
Evet, her şeye rağmen, Kürt sorunun demokrasi içinde çözümü için, yaklaşık 1,5 yıldır devam eden bir süreç var. AKP-MHP İktidar kanadının ısrarla “Terörsüz Türkiye” dediği esası “Barış ve Demokrasi” süreci olan süreç, bu mantığın baskısı altında sıkıntılarla devam ediyor. Öncelikle şunu belirteyim; silahın sorun çözme aracı olmaktan çıkması önemlidir. Bu nedenle sıkıntılarla da olsa sürecin sürüyor olmasına kazanım olarak bakılabilir. Ancak unutmamak gerekir ki, bir sorun varsa; hele hele bu sorun çatışmalarla çözümsüzlüğe doğru gidiyorsa; onu çözmek için, adımlar atılırken, yukarıda belirttiğim vatandaşlığa bakış felsefesinin değişmesi kaçınılmazdır. Zira sorun çözmek için bir masa kurulduysa; o masaya oturan tarafların her biri, masaya oturduğunda, karşı tarafla asgari müştereklerde anlaşmak zorunda olduğunu, dolayısıyla masaya oturmadan önce sahip olduğu düşünce kalıbı ve ön kabulleriyle masadan kalkamayacağını bilmek zorundadır. Yine bilmek zorundadır ki, masaya kendisini dayattığında, herhangi bir anlaşma olmayacak ve sorun devam edecektir. Kuşkusuz bu dediklerim, sorunu çözmekte samimi olan ve bu samimiyeti
İle toplumu ikna edebileceğini, bunun için gerekirse bedel ödemesi gerektiğini bilen sorumlu makamlarda oturanlar için geçerlidir.  
 
Zaman zaman yazılarımda Türkiye’nin etnik, dini, mezhepsel ve sınıfsal farklı düşünceler ile bazen de sistem için siyasetin, iktidar karşısında konumlananı  ezilmeleri gereken düşman olarak gören zihniyet nedeniyle, hiçbir zaman tam olarak demokratikleşemediğini yazarım. Evet, bu zihniyet, 1,5 yıldır süren Kürt sorununun demokratik çözümü çalışmalarına da yansıyor. Nitekim çözüm sürecinin parlamento zemininde tartışılmasının sağlanması için, kurulan “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” tarafından hazırlanan Ortak Rapor bunun kanıtıdır.
 
Kuşkusuz hepiniz takip ediyorsunuz, 1,5 yıldır devam eden ve Temmuz 2025’te katılmayı reddeden İYİ Parti hariç TBMM’de temsil edilen tüm partilerin, temsiline dayanarak kurulan komisyonun hazırladığı ortak rapor, İP ile EMEP’li iki üyenin ret oyu, CHP İstanbul Milletvekili Türkan Elçi’nin çekimser, DEM partili üyelerin Şerhli destek oyu vermesiyle, nitelikli çoğunlukla kabul edildi. DEM partinin rapor şerhi, sorunun, dil, kültür, eşit yurttaşlık gibi genel nedenlerinden soyutlanarak terör boyutuna indirgenmesinedir. Yani komisyonun çoğunluğu, Kürt sorununun sosyolojik gerçeklikten kopuk, bir terör sorunu olarak görüyor ve terör sona erdiğinde sorunun bitmiş olacağı mantığını öne çıkarıyor. Bu nedenle, Türkiye Cumhuriyeti’nin askeri ve istihbarı kurumları, PKK’nın tamamen silahsızlandığı yönünde rapor verdiklerinde, devlet kısmi bazı adımlar atarak, hukuki ve örgüt mensuplarının entegrasyonuyla ilgili düzenlemeler yapacak. Kısacası devletin yapacakları ucu açık, hükümetin veya iktidar blokunun ihtiyaç ve taleplerine göre, şekillendirmesi için, geleceğe bırakılmaktadır.     
 
Doğrusu sürecin başlaması ve devamına bakıldığında bunun böyle olduğu zaten belliydi. Zira iktidar bloku, sürece siyasi kazanım penceresinden bakıyor ve başta DEM parti seçmenine, göz kırpıyor. Zira iktidarının devamı için, DEM parti ile muhalefetin ana gövdesini temsil eden CHP arasında başlamış olan yakınlaşma iktidar açısından risk taşıyor. Bu nedenle önceleri, son yerel seçimlerde iki parti arasında ortaya çıkan, “Kent Uzlaşısı” hedef alındı ve İstanbul’dan başlayarak, yargı eliyle başlattığı soruşturma, gözaltı ve tutuklamalarla bu iş birliğini, kriminalize edecek adımlar attı. Bunun tutmadığını aksine Kürt seçmeni kendisinden uzaklaştırdığını gören iktidar bloku, Kürt sorununu çözecekmiş gibi yapmaya başladı. Elbette buna eşlik eden başka etkenlerde yok değil. Sözgelimi; Ortadoğu’da ki gelişmeler, Suriye’de yönetimin değişmesi, İran bağlantılı Hizbullah’ın etkisiz hale getirilmesinin İsrail’in önünü açmasından kaynaklı, konjonktürel değişimlerin devlet üzerinde oluşturduğu baskı da iktidar blokunu strateji değişikliğine itti. Ancak tüm bunlara rağmen, ortaya çıkan sonuç, iktidar blokunun sorunu öteleyerek zaman kazanmaya çalıştığını ve seçimlere yakın, atacağı kısmi adımlarla Kürt seçmenden oy almaya çalışacağını gösteriyor.
 
Yukarıda belirttim, silahların sorun çözme aracı olmaktan çıkarılması, iki taraftan ülke insanına daha çok acılar yaşatılmaması önemli. Bence Kürt siyasetinin önünde ki seçenek, iktidardan beklentiye girmeden, silahı devre dışı bırakmak ve ülkenin demokratikleşmesi mücadelesinde birlikte olabileceği, siyasi yapılar ve demokrasi güçleri ile siyasi mücadeleyi yükseltmektir. Ancak kabul etmek lazım ki, bunun olabilmesi karşılıklı güvenin sağlanması ile mümkündür. Kuşku yok ki, bu güveni sağlayacak ve demokrasi mücadelesinde buluşmayı sağlayacak olan, iktidar alternatifi olma iddiası taşıyan CHP’dir. O zaman CHP, tekçi zihniyetin demokrasi ve barış önünde barikat oluşturduğunu görmek ve bunu bertaraf edecek adımlar atmak zorundadır. Zira tekçi zihniyet, barışın önünde engel olmaya devam ediyor!    

 

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.