Şimdi burada büyük bir gurur ve memnuniyetle ifade etmek isterim ki küresel olumsuzluklara rağmen 2022 yılı ihracatımız, geçen yıla göre %12,9 oranında artışla 254,2 milyar dolar olarak gerçekleşmiştir. Bu rakam, Cumhuriyet tarihimizin rekorudur. Bu ihracat rakamının ülkemize, milletimize, ekonomimize hayırlı olmasını diliyorum." Evet, bu sözler 2 Ocak 2023 tarihinde İstanbul’da Türkiye’nin 2022 yılı dış ticaret rakamlarının açıklandığı toplantıda konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ait. Erdoğan aynı konuşmasında, “Bundan 20 yıl önce yola çıktığımızda 36 milyar dolar olarak devraldığımız ihracatımızı hamdolsun tam 7 kat artırdık. Aylık ortalama 3 milyar dolar ihracattan 21 milyar doların üzerinde ihracata çıktık.” diyerek kendince ihracattaki başarılarını sıraladıktan sonra, “Gayri Milli” dediği muhalefete yüklendi ve 2023 yılında yapılacak seçimlerde milletten son kez destek istemeyi de ihmal etmedi.
İlginç olan ise, Cumhurbaşkanının dış ticaret verilerini açıkladığı konuşmasında kendince başarı olarak gördüğü ihracat rakamlarını açıklarken, dış ticaretin diğer parametresi ithalata değinmemesi ve rakam açıklamamasıydı. Evet, 2022 yılında ihracat %12,9 artmış ve 254,2 milyar dolara ulaşmıştı. Peki ya ithalat ne kadar olmuştu? İhracatla ithalat arasındaki fark ne kadardı? Cumhurbaşkanının buna da değinmesi gerekmez miydi? Elbette değinmesi ve açığı aşağı çekmek üzere alınacak tedbirlere değinmesi gerekirdi. Ancak Cumhurbaşkanı bu konuya değinme gereği duymadan ihracattaki artışı başarı olarak açıklayıp milletten destek istedi. Cumhurbaşkanı konuşmasında değinmese de ithalat artış oranı, toplam ithalat rakamı ile cari açık buharlaşıp uçmadıklarından, ekonomiyle ilgisi olan kişi ve kurumlar bu bilgilere ulaşacaklardır.
Bakın, Ticaret Bakanlığının verileri ne diyor? 2022 yılı Ocak-Aralık döneminde geçen yılın aynı dönemine göre ihracat %12,9 oranında artışla 254 milyar 210 milyon dolar olurken, ithalat %34,3 oranında artışla 364 milyar 395 milyon dolar olarak gerçekleşti. Yani %12,9 olan ihracat artışına karşılık, ithalat %34,3 artmış ve aradaki fark ise 110 milyar dolar olarak gerçekleşmişti. Bu rakam son 27 yılın rekoru.
Devlet İstatistik Enstitüsü (DİE) 2003 yılı başında, AKP'nin iktidarının hemen öncesinde 2002 yılında 35 milyar 80.7 milyon dolar ihracat, 50 milyar 831.6 milyon dolar ithalat yapıldığını açıklamıştı. Ne diyor Cumhurbaşkanı: "20 yılda ihracatı 7 kat arttırdık." Peki, ithalat kaç kat artmış, o da aşağı yukarı 7 kat artmış. Yani yazılacak bir başarı hikâyesi yok.
İlginç olan ise, Ticaret Bakanı Mehmet Muş’un, aynı toplantıda ithalat artışını küresel ekonomideki gelişmelere bağlaması ve emtia fiyatlarının rekor seviye de arttığını açıklayarak enerji fiyatlarındaki yükselişi işaret etmesiydi. Elbette bu fiyat artışlarının ithalat rakamlarında kısmen de olsa etkisi vardır. Ancak tek etken değildirler. Zira uygulanan ekonomik politika ile Türk Lirasının hızla değer kaybetmesi, ithalatın yükselmesinde önemli bir etkendir. Öte yandan başarı hikâyesi olarak yüksek perdeden duyurulan ihracat artışını sağlayan iki önemli etken vardır. Bunlar; Türk lirasının aşırı değer kaybı ile iş gücü maliyetlerinde ki düşüştür. Kısacası Türkiye’nin ihracatı üretim artışının sonucu olmayıp, Türkiye insanını yoksullaştıran ekonomi politikalarının sonucudur.
Özellikle son 40 yıldır ülkede uygulanan ve AKP ile tavan yapan, çalışma hayatındaki esneklik, kuralsızlık, çalışanların örgütlenmelerinin baskı altına alınması, ülkedeki sıkıyönetim, Olağanüstü Hal (OHAL) ve son olarak her şeye tek kişinin karar verdiği tek adam yönetimi, çalışanların düşük ücretle kölelik koşullarında çalışmalarına yol açtı. Kuşkusuz işgücü maliyetlerinin gerilemesi, sermayeye üretim maliyetlerinin düşmesi gibi bir avantaj sağlamaktadır. Zaman zaman sermaye sözcülerinin veya iktidar sözcülerinin ağzından duyduğumuz, yabancı sermaye ile rekabet edebilme olanağına sahip olmak sözünün tam olarak karşılığı budur. Bunu sendikalar toplu sözleşme masalarında da sıkça duyarlar. Kısacası sermaye ile devlet, rekabeti üretim artışı ve kaliteli mal üretme ile değil ücretleri aşağı çekerek sağlamayı hedeflemektedirler.
Nitekim gerek içerde yapılan araştırmalar ve yayınlanan raporlar, gerekse uluslararası kuruluşların yayınladıkları raporlar, 24 Haziran 2018 seçimlerinde geçilen tek adam yönetiminde emeğiyle yaşayan çoğunluğun asgari ücret, yüksek enflasyon, işsizlik, kontrolsüz döviz kuru artışı ve gelir bölüşümündeki eşitsizlik gibi kontrol edilemeyen parametrelerle büyük kayıplar yaşadıklarını ortaya koyuyor. Bu kayıplar nedeniyle emeğin Gayri Safi Yurtiçi Hasıla'dan (GSYİH) aldığı pay sürekli gerilerken, sermayenin aldığı pay artmaktadır. Bu nedenle aynı araştırmalar, Türkiye’nin gelir dağılımı eşitsizliğinde dünya ülkeleri içinde başı çektiğini ortaya koyuyor. Kısacası araştırmalar ve yayınlanan raporlar, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adı verilen tek adam rejiminin, emekçi büyük çoğunluk için büyük bir ekonomik ve sosyal çöküşe yol açtığını ortaya koymaktadır. Bu eşitsizlik, uluslararası finans kuruluşlarını bile endişelendirmeye başladığı için bu kuruluşlar gelir eşitsizliği ile yoksullaşmanın yol açacağı risklere ilişkin endişelerini yüksek sesle dile getirmeye başladılar.
Halbuki 24 Haziran 2018 seçimlerinin propaganda sürecinde Cumhurbaşkanı Erdoğan emekçilere, “Bu kur filan, bunların hiçbirisi bizim geleceğimizi belirleyen şeyler değil. Bizim geleceğimizi, biz belirleyeceğiz. 24’ünde siz bu kardeşinize yetkiyi verin, ondan sonra bu faizle şunla bunla nasıl uğraşılır göreceksiniz.” şeklinde seslenmişti. Cumhurbaşkanının bu açıklamasına rağmen, yeni sisteme geçişin üzerinden dört buçuk yıl geçmişken, yeni sistemin işçi ve emekçilerin çalışma ve yaşam koşullarını alabildiğine kötüleştirdiği çok açıktır. Zira yeni rejimle birlikte sermaye sınıfı kâr rekorları kırarken, işçi ve emekçiler sefalet çukurunda yaşamaya mahkûm edildiler.
Kur bizim geleceğimizi belirleyemez diyen Erdoğan’ın bu söyleminin aksine, 2018 yılının Haziran ayında 4,8 lira olan dolar bugün 18,76 lira, 5,50 lira olan Euro bugün 20,00 lira. Kısacası tek adam yönetimi altında geçen son dört buçuk yılda, dolar %390 artarken, Euro ise %365 arttı. Kaldı ki, döviz kurunu baskı altında tutmak amacıyla 2021 yılı aralık ayından bu yana, Kur Korumalı Mevduat Hesabı uygulaması ile vergilerimizden milyarlarca lira para, parasını Türk Lirası olarak bankada tutan sermayeye aktarıldı. Böylece faiz indiriminden dolayı bankaların hesap sahiplerine ödeyecekleri faiz halkın sırtına yüklendi. Öte yandan döviz kurlarındaki artışa paralel artmayan ücretlerin satın alma gücü geriledi.
Nitekim İstanbul Sanayi Odası'nın, Türkiye'nin 500 Büyük Sanayi Kuruluşunun (İSO 500) verilerine göre işçinin üretilen net katma değerden aldığı pay giderek düşmektedir. Verilere göre, maaş ve ücretlerin 2012 yılında %55 olan net katma değerden aldıkları pay, 2014 yılında %57,5’e kadar çıkmış olsa da 2020’de % 44,5’a, 2021’de ise %32,1’e kadar geriledi.
Türkiye İstatistik Kurumu'nun (TÜİK) yıllık sanayi ve hizmet istatistiklerine göre, çalışanların üretim maliyeti içindeki payı 2016 yılında %15 seviyesine ulaşmışken, son araştırmaya göre bu oran %10'lara geriledi.
Aslında Türkiye’de ücretlerdeki kaybı ortaya koyan tüm bu rakamlar, ülkede aynı zamanda bir talep daralmasının yaşandığının göstergesidir. Dolayısıyla sermayenin içerde daralan pazarını, düşük işgücü maliyetleri, devlet teşvikleri ve vergi indirimlerinin sağladığı avantajlarla yurtdışında bulduğunu söylemek mümkündür. Bir başka deyişle, sermaye yoksullaşan Türkiye toplumunun tüketemediği ürünleri dışarıda pazarlayabilmektedir. Kısacası övünülen ihracat artışı ülkenin büyük çoğunluğunun yoksullaşması pahasına sağlanmıştır.
Öte yandan ülkenin büyüdüğüne ilişkin büyüme rakamları açıklanmasına rağmen, buna paralel istihdam artışı gerçekleşmiyor. Zira söylenen büyüme üretim artışıyla sağlanan bir büyüme değil, kaynağı belli olmayan paranın sisteme girmesinin sağladığı finansal şişkinliktir.
Maalesef Türkiye, her şeyi toz pembe gösteren ve kendince başarı gördüğü rakamları açıklayıp bunun üzerinden seçimde destek isterken, hanesine eksi yazılacak gerçekleri toplumdan gizleyen bir yönetim tarafından yönetiliyor. Kuşku yok ki bu politika iktidarın bilinçli tercihidir. Zira iktidar yok saydığı olumsuz rakamlara kendisine oy veren veya verecek olan seçmenin ulaşamayacağını hesaplıyor.
Kısa ve öz; Türkiye, söylenenler ile söylenmeyenlerin çatıştığı bir seçim sürecine girmiş bulunuyor.
