Geçen hafta bu köşede yayınlanan “TARİH TEKERRÜR MÜ EDİYOR?” başlıklı yazımda 1961 Anayasa’sında bulunan ancak gerekli yasal düzenleme yapılmadığı için işçilerin kullanamadıkları, Sendika, Toplu Sözleşme ve Grev hakları için, Maden-İş sendikası üyesi Kavel Kablo işçilerinin, 1963 yılında direnişe geçtiklerini ve aynı yıl içinde 274 sayılı sendikalar ile 275 sayılı Toplu Sözleşme, Grev ve Lokavt kanunlarının yürürlüğe konduğunu yazmıştım. Yine aynı yazıda, 12 Eylül 1980 darbesinden sonra kanunlarda grev ertelemesine yer verildiğini, bu ertelemenin aslında grev yasaklaması olduğunu detaylı olarak açıklamıştım. Özellikle AKP döneminde birçok grevin, erteleme adı altında yasaklandığını, Cumhurbaşkanının Recep Tayyip Erdoğan’ın bununla övündüğünü vurgulamıştım. Tüm bu açıklamalardan sonra ise Maden-İş Sendikasının devamı olan, DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş Sendikasının, geleneğine sahip çıktığını ve Kocaeli’nde kurulu Bekaert işyerinde başlatma kararı aldığı grevin, Cumhurbaşkanı kararnamesiyle ertelenmesini tanımayarak, grevi başlattığını belirtmiş ve grevin başarıya ulaşmasının işçi sınıfı için sağlayacağı kazanımlara dikkat çekmiştim. Evet, 13 Aralık 2022 tarihinde başlayan grev, sendika ile işveren arasında süren görüşmelerin 30 Aralık 2022 tarihinde anlaşma ile sonuçlanması üzerine sona erdi.
İmzalanan anlaşma tutanağına göre, grev başlamadan önce ilk 6 aylık dönem için %50 oranında artış öneren işveren %84,83 oranında artışı kabul etti. Diğer 6 aylık dönemler için ise enflasyon artı 2 puan şeklinde artış yapılması tutanak altına alındı. Sosyal haklar ise ilk yıl için yüzde 100 oranında arttırıldı ve Grev nedeniyle ücretlerde herhangi bir kesinti yapılmaması konusunda anlaşma sağlandı.
Sendikanın grevin sona ermesinden sonra yaptığı, açıklamada kısaca, “Bilindiği üzere, grev kararımız Milli Güvenlik gerekçesiyle “erteleme” adı altında yasaklanmıştı. Birleşik Metal-İş üyesi Bekaert işçileri, Anayasadan doğan haklarını kullanarak grev yasağını tanımadılar ve 18 gün boyunca şanlı bir direniş gerçekleştirdiler.
Bekaert grevimiz ile işçiler önemli kazanımlar elde ettiler. Ancak, bu grev esas olarak mali sonuçları üzerinden değil, Türkiye işçi sınıfı tarihindeki önemli yeri ile anılacaktır. Grev yasağına karşı yapılan bu şanlı grevle, sendikal mücadelede artık yeni bir sayfa açılmıştır. Bekaert grevimiz sonrası artık grev yasakları tarihin çöp sepetine atılmıştır.” Şeklindeki açıklaması, yasağa rağmen, çıkılan bu Grevin Türkiye işçi sınıfı açısından önemini gözler önüne sermektedir.
Sendikanın açıklamasında yer alan “Bekaert grevimiz sonrası artık grev yasakları tarihin çöp sepetine atılmıştır.” Cümlesi çok şeyi ifade ediyor. Bende geçen hafta yayınlanan yazımda, 1963 Kavel Kablo direnişinin anayasal hakların kullanılmasının yolunu açtığını, Cumhurbaşkanının erteleme kararına rağmen, başlamış olan Bekaert grevinin başarıyla sonuçlanmasının ise anayasal hak olan grev hakkının kullanılmasının yasaklanmasının önünü kapatacağını belirtmiştim. Kuşku yok ki, Grevin işçilere önemli kazanımlar sağlayarak sonuçlanmış olması değerli. Grevin en önemli kazanımı ise bundan sonra grev erteleme kararı alacak olan yetkili makamları, alacakları yasak kararının tanınmayacağı endişesine sevk etmesinin yanı sıra, işçiler ile sendikaları ise karara uymama konusunda cesaretlendirecek olmasıdır. Bu başarı, özellikle grev ertelemesine sığınan sendikaları, baskı altına alacak önemli bir başarıdır.
Türkiye’de 1980 öncesinde de grev ertelemeleri vardı. Erteleme süresi içinde taraflar anlaşamazlarsa, grev erteleme süresinin bitiminde tekrar başlayabiliyordu. 12 Eylül faşist cuntası, diğer alanlarda ki kanun düzenlemelerini 1983 yılında yapılacak seçimlerde oluşacak parlamentoya bırakırken, 2821 sayılı sendikalar ile 2822 sayılı Toplu Sözleşme, Grev ve Lokavt kanunlarını kendisi yürürlüğe koydu. İşçi düşmanı cunta, yaptığı kanun düzenlemesi ile grev ertelemesini, grevin yasaklanmasına dönüştürdü. Zira çıkardığı 2822 sayılı Toplu Sözleşme Grev ve Lokavt kanun ile grev erteleme süresi içinde taraflar anlaşamazlarsa, Yüksek Hakem Kuruluna (YHK) başvurma zorunluluğu getirildi. Böylece grev başlamayacak, sözleşme YHK tarafından bağıtlanacaktı.
Kanundaki bu düzenleme ile 1980’lerden günümüze, milli güvenlik ve genel sağlık tehlikesine yol açması mümkün olmayan birçok grev bakanlar kurulu kararı ile tek adam yönetimine geçilen 2018 yılından bu yana ise Cumhurbaşkanı kararnamesiyle yasaklandı. Geçen hafta yayınlanan yazımda da belirttiğim gibi, 12 Eylül cuntasının getirdiği grev yasağını, 1980’li yıllardan bugüne en çok kullanan iktidar AKP oldu.
Tüm bu nedenlerle, Bekaert işçilerinin grevi, işçilerin anayasal hakkı olan grevi savunma direnişiydi. Yani DİSK/Birleşik Metal-İş üyesi Bekaert işçileri grev hakkına sahip çıkma grevi yaptılar. Bir başka deyişle, Bekaert grevi meşru müdafaa greviydi. Kısacası bu grev, Türkiye’de kullandırılmayan anayasal hak, grev hakkının geri kazanılması için çıkılmış olan hayati öneme sahip bir grevdi. Bunun bilincinde olan sendika ile Bekaert işçilerinin kararlılığı sendikanın da belirttiği gibi, “grev yasaklarını çöp sepetine attı.”
Şimdi metal sektöründe yetkili sendikalar ile Madeni Eşya Sanayicileri Sendikası (MESS) arasında imzalanacak olan, 2024-2025 yıllarını kapsayan grup toplu iş sözleşmesi sürecine giriliyor. Ancak onun öncesinde, DİSK/Birleşik Metal-İş Sendikası, yüksek enflasyonun ücretleri eritmesinden dolayı, işçilerin ücret yönünden birazda olsa rahatlamaları için, öncelikle MESS ile yapılmış olup, halen yürürlükte bulunan 2021-2023 grup Toplu İş Sözleşmesi kapsamındaki işyerlerinde çalışan sendika üyelerinin 31 Aralık 2022 tarihinde almakta oldukları ücretlerine, 1 Ocak 2023 tarihinden geçerli olmak üzere, yüzde 20 oranında ek zam yapılmasını talep ediyor.
Bu mücadele başarıya ulaşır mı zaman gösterecek. Ancak Eylül 2023’te görüşmeleri başlayacak olan 2024-2025 dönemi MESS grup toplu iş sözleşmesinin çok kolay geçmeyeceği ortada. Çetin geçecek bu süreçte, olası bir grev kararının ertelenmesi durumunda sendikalar Bekaert grevini örnek alarak ortak bir direniş sergileyecekler mi? Sorusuna verilecek cevap önem arz ediyor. Zira Bekaert işçileri sadece işverene karşı değil, aynı zamanda yasada bulunan gayri hukuki bir yetkiyi, ilgisiz bir şekilde “Milli Güvenlik” gerekçesine sığınarak, işçilerin hak almalarının tek aracı olan, grevi yasaklamak için kullanan iktidara karşıda direndiler. Dolayısıyla Metal işkolunda verilecek mücadele, sadece metal işkoluyla sınırlı kalmamalı, gerekirse üç konfederasyon ortak kararla, genel bir direnişi örgütlemelidirler. Ancak böyle yapıldığında, iktidarın, yüksek enflasyon, vergi ve düşük ücret politikası ile emekçilerden topladığını, sermayeye aktarmasına hizmet eden ekonomi politikası ile işçilerin kaybettiklerini kısmen de olsa geri almak mümkün olacaktır.
2022 yılı emek açısından büyük kayıpların yaşandığı bir yıl olmakla birlikte, özellikle yılın başında, Türkiye’nin, birçok noktasında, işçi eylemleri patlak vermiş olması kazanımlarda sağladı. Evet, 2022 yılının ilk aylarında emekçilerin, günün koşullarında insanca yaşayacakları ücret talebi ile Türkiye’nin pek çok noktasında, kargo şirketlerinden depolara, internet alışverişi yapılan şirketlerden, evlere yemek servisi yapan şirketlere, Çorap üreten firmalardan otomotiv sanayine, pek çok sektörde çalışan işçilerin direnişlerine ve bu direnişlerle kazanımlar elde edildi. Elbette tüm bu direnişler biranda ortaya çıkmadı. Aksine yıllardır kölelik şartları dayatılan, işsizlik ve açlıkla tehdit edilen işçiler, arasında yaygınlaşan memnuniyetsizliğin, alttan alta kabarttığı bir isyan dalgasının dışa vurmasıydı. Bugünlerde bunların benzeri bir direniş Gaziantep’te yaşanıyor. Gaziantep’te Türkiye’li ve Suriye’li işçilerin yan yana çalıştıkları döküm atölyelerinde çalışan 200’ün üzerinde döküm işçisi, hakları için direnişe geçtiler. Bu direnişin başarıya ulaşması, sadece direnişçi işçilere kazanım sağlamayacak, aynı zamanda yıllardır Türkiye’li işçilerin hak alma taleplerini Suriye’li ucuz işgücü ile tehdit eden ve baskı altına alan işverenlere işçilerin dayanışma içinde olacakları gösterilmiş olacak.
Elbette yıllardır, işçi sınıfı nitelik değiştirdi, artık sınıflar yok, hepimiz aynı gemideyiz, işçi ekmek yediği yere tükürmez, ekmek yediğin yere nankörlük etme gibi safsatalarla hakkını aramasının önü kesilen, anayasal ve yasal haklarını kullanması engellenen ve emeğinin karşılığı verilmeyerek, kölelik şartlarında çalıştırılan işçiler, için esas olan zaman kaybetmeden sendikalarda örgütlenmeleridir. Bunu sağlayacak olan ise sendikaların verecekleri mücadeledir. Çünkü örgütlenmeye dayanmayan her direniş, saman alevi gibi parlayıp sönmektedir. Bu nedenle, örgütlenmenin yükseltilmesi için hem işçilere hem de sendikalara önemli görevler düşüyor. Yapılması gereken işçileri örgütlü olmanın gerekliliğine inandırmak ve onları örgütlenmenin öznesine dönüştürmektir. Bunu sağlamak ise öncelikle işçilerin, bugün yaşadıklarının temel nedeninin örgütsüzlük olduğu, bilincine ulaşmaları ile mümkündür.
Unutulmamalı ki, bir kuşağın kullanmadığı hakların varlığını, bir sonraki kuşak bilmeyecektir. Daha açık bir ifade ile kullanılmayan, sendika, toplu sözleşme grev haklarının anayasa ve yasalarda yazılı olması, insanların bu hakların varlığının farkına varmaları için yeterli değildir. Tüm bu nedenlerle, azgın sömürünün olduğu yerde direnmek hak olduğu kadar, insan olmanın gereğidir!



