“Sendikacılığın görevi, salt ücret pazarlığı yapmak değildir. Sendikalarımızın ilk ve asli görevi, ister kamu ister özel sektör olsun, emeği, emekçinin hakkını, alın terini ve hukukunu savunmaktır. Kuruluş ve işleyiş tarzı itibarıyla birer sivil toplum örgütü olan sendikalar aynı zamanda demokrasinin vazgeçilmez aktörlerinden biridir. Demokrasi kültürünün gelişmesiyle sendikal hareketlerin etkinliği arasında doğru orantı vardır. Demokratik teamül ve işleyişin güçlü olduğu sistemlerde sendikalar hak ve adalet mücadelesinin en ön safında yer alırlar. Millet iradesine vesayet gölgesinin düştüğü toplumlarda ise sendikalar etkisiz eleman olmaktan, geri plana itilmekten kendilerini kurtaramayacaktır.” Bu açıklamanın, sendikaların “Sivil Toplum Örgütü” oldukları tespiti hariç tamamının altına imzamı atarım.
Evet, sendikalara önem atfeden yukarıdaki açıklama, 20 yıllık iktidarında sendikal hakların kullanımının önüne barikatlar kurmuş olan ve anayasal hakları kullandırmayan partili Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ait. 20 yıldır yönettiği ülkede sendika karşıtlığı ile bilinen partili Cumhurbaşkanı bu sözleri, yandaş Memur-Sen’in 3 Ocak 2023 tarihinde Ankara’da düzenlediği Sözleşmeliye Kadro Şöleni'nde yaptığı konuşmada söyledi.
Doğrusu Erdoğan’ın daha önce sendikalar ve emekçiler hakkında söylediklerine bakıldığında bu sözleri anlamakta zorlanmamak mümkün değil. Örneğin; 12 Temmuz 2017 tarihinde yaptığı bir konuşmada, "Olağanüstü hâli biz iş dünyamız daha iyi çalışsın diye yapıyoruz.” dedikten sonra eskiyi eleştirmiş ve “Şimdi grev tehdidi olan yere biz OHAL'den istifadeyle anında müdahale ediyoruz…greve müsaade etmiyoruz." demişti. Yani Erdoğan, 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin ardından paralel yapıyla mücadele edeceğiz diyerek ilan ettikleri Olağanüstü Hâli (OHAL), işçilerin anayasal haklarını kullanmalarını engellemek için kullandıklarını itiraf etmişti. Üstelik bu açıklama, Erdoğan’ın işçilere ve onların sendikalarına karşı yaptığı ilk açıklamada değildi. Zira Erdoğan 2008 yılında Başbakan sıfatıyla, Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) ile birlikte hareket ettiği emek ve meslek örgütlerinin 1 Mayıs'ı Taksim'de kutlamak istemelerine karşı, "Ayaklar baş olursa kıyamet kopar!” demek suretiyle, kendi mantığına göreayak olan işçilerin baş olmamaları gerektiğini açık ve aleni söylemişti. Zaten Erdoğan, Memur-Sen şöleninde yaptığı konuşmada sendikacılığı kendi yandaşlığı ile özdeşleştirmekte, “ideolojik sendikacılık bitti” demek suretiyle sendikacılığı iktidarın aparatına indirgemektedir.
Elbette sendikalar Erdoğan’ın tarif ettiği veya sınırlarını onun belirlediği sivil toplum örgütleri değildir. Zira işçi sınıfının mücadelesinin parçası olan sendikalar sömürünün sınırlandırılmasının aracıdırlar. Kapitalist sistem var oldukça sınıflar arası mücadele devam edecektir. Mücadelenin boyutlarının değişse de, çıkarları birbirinin zıddı olan iki sınıf arasındaki uzlaşmaz çelişki devam ettiği sürece sendikalar işçi sınıfı mücadelesinin araçları olarak varlıklarını sürdüreceklerdir.
Erdoğan’ın, “Sendikacılığın görevi, salt ücret pazarlığı yapmak değildir.” şeklindeki açıklaması doğru bir tespit olsa da, konuşmanın yapıldığı toplantıyı düzenleyen Memur-Sen, her icraatı emek karşıtlığı üzerine olan, sermaye sever AKP iktidarının memur kolu olma özelliğinden başka hiçbir özelliği olmayan, ücret pazarlığı bile yapamayan bir konfederasyondur. Yukarıda verdiğim iki örnekte görüldüğü gibi, birçok konuşması ile uygulaması sendika ve çalışanların hakları karşıtlığı üzerine olan Erdoğan’ın, “Sendikalar aynı zamanda demokrasinin vazgeçilmez aktörlerinden biridir.” yönündeki açıklaması doğru olmakla birlikte, en son söylemesi gereken kişinin ağzından çıkması düşündürücüdür.
Kuşkusuz sınıf mücadelesi hiçbir zaman tek boyutlu değildir. Mücadelenin ekonomik, demokratik ve politik boyutu vardır. Emeğiyle yaşayanlar ancak bir bütün olarak örgütlü olduklarında haklarını elde edebilirler. İşçi sınıfı, sosyalizmle tanışmadan önce somut pratikle sorunlarının nedeninin kapitalist üretim biçimi olduğunu, kendi çıkarlarının burjuvazininkiyle aynı olmadığını fark etti ve mücadele etmesi gerektiğini öğrendi. Bunun adına sınıf bilinci denir. O zaman kendisi gibi düşünmeyen ve her söylediğini alkışlamayan sendikaları “ideolojik” sendikacılık yapıyorlar diyerek suçladığını düşünen Erdoğan’ın bilmediği, sınıf ideolojisine sahip olmanın suç olmadığıdır.
Elbette sendikalar, işçi sınıfı üzerindeki sömürüyü sınırlandırma görevi üstlenmiş sınıf örgütleridirler. Dolayısıyla sendikaların sınıf partisi olmak gibi bir işlevleri olmamakla birlikte, onları siyaset üstü gören ve siyasetin dışında kalmaları gerektiğini savunan düşüncenin geçerliliği de yoktur. Bunu bilen Erdoğan, bir yandan sendikaların tek görevi ücret artışı değil derken, diğer yandan ekonomik mücadeleyi doğrudan siyasi mücadele ile bağımlı kılan devrimci sendikacılığı “ideolojik” olmakla yaftalıyor. İlginç olan ise, tersine ideolojiye sahip, sendikal mücadeleyi salt ücret artışlarına indirgeyen ekonomizmi içeren sendikal anlayışla kendisini ve ideolojisini alkışlayan Memur-Sen tipi sağ ideolojiye sahip sendikaları korumasıdır.
Burada üzerinde durulması gereken ideolojik olmak veya siyasete müdahale etmek olmamalı. Zira önemli olan, sendika – parti ilişkisinde örgütsel bağımsızlığın korunması ve sendikanın herhangi bir partinin arka bahçesi olmaması ilkesinin titizlikle savunulmasıdır. Kuşku yok ki, bunun anlamı siyaset yapmamak veya siyaset üstü olmak değildir. İşveren örgütleri ne kadar siyaset yapıyorlarsa, işçi sendikaları, temsil ettikleri sınıfın çıkarlarını korumak üzere çok daha fazla siyaset yapmalıdırlar.
Tüm bunlara bakıldığında, yazının başlangıcına aldığım Erdoğan’ın sendikalara yönelik tanımlaması ile konuştuğu toplantıyı düzenleyen Memur-Sen’in, sendikal var oluşu tam anlamıyla tezattır. Doğrusu partili Cumhurbaşkanı, konuşmasında sendikaların olması gereken özelliklerini söylerken, toplantıyı düzenleyen Memur-Sen’in gerçek bir “sendika” olamamasının nedenini de açıkça ortaya koymaktadır. Zira AKP'nin iktidar olduğu zamandan bu yana geçen 20 yıllık sürede üye sayısını tam 24 kat arttıran Memur Sen, bırakın emeği, emekçinin hakkını, alın terini ve emekçilerin hukukunu savunmayı, Türkiye’nin AKP eliyle önce demokrasiden koparılmasına ve giderek bir parti devletine, o da yetmedi otokrasiye yani tek adam rejimine dönüşmesinde çok önemli görevler üstlenmiş tersine sınıf örgütüdür. O zaman Erdoğan’a şu soruyu sormakta yarar var: Sendikalar demokrasinin vazgeçilmez aktörlerinden iseler, sizin demokrasiyi yok etmenize alkış tutan Memur-Sen gerçek bir sendika olabilir mi?
Hiç şüphe yok ki, Memur Sen’in dünyada örneği olmayan üye artışı sağlamasının ve büyümesinin altında yatan neden, AKP iktidarının kamu emekçilerinin atama ve yükselmelerinde Memur Sen’e bağlı sendikalara üye olmayı temel koşul haline getirmiş olmasıdır. Kısacası AKP’nin yan kuruluşu haline getirilmiş olan Memur Sen, üyeliği kamu emekçileri arasında ayrımcılık ve kayırmacılık yapılmasının temel kıstası haline getirildi. Maalesef bu uygulama sonucu, emekçilerin temel hak ve hukukunu değil, yandaşların çıkarını savunan, dolayısıyla yandaş olmayanın hakkını gasp eden bir örgüt ortaya çıkmıştır. Haliyle bu örgüt, Erdoğan’ın konuşmasında belirttiği demokrasinin vazgeçilmezi olmaktan çok AKP’nin otoriter rejimi inşasının payandası olmuştur.
Zaten Erdoğan da konuşmasının devamında, “Her mücadelesinde yanında olduğum, her mücadelemizde yanımızda bulduğumuz…Memur-Sen'in bugüne kadar olduğu gibi inşallah 2023 seçimlerinde de haktan, demokrasiden, kalkınmadan ve özgürlüklerden yana çok güçlü bir duruş sergileyeceğine inanıyorum” demek suretiyle Memur-Sen’in 20 yıllık kendi iktidarı ile tek adam yönetimine geçiş sürecine katkısını taktir etmeyi ihmal etmiyor.
Halbuki sendikalar tartışmasız sınıf örgütüdürler. Erdoğan ise 20 yıldır yönettiği bu ülkede karşı sınıfın yani sermayenin çıkarlarını koruyan, çalışanları köle pazarında çalışmaya mahkum eden, ülke nüfusunun büyük çoğunluğunu oluşturan emekçilerin insanca yaşayacak ücret ve sosyal hak taleplerini "Kaynak yok!" diyerek elinin tersiyle iten, buna karşın halkın vergilerini teşvik adı altında sermayeye peşkeş çeken bir siyasi kişiliktir.
Erdoğan sendikaları “ideolojik” davranan suçlular olarak gösterdiğine inansa da hiç kuşku yok ki sendikalar, sınıf partisi olmamakla birlikte tartışmasız sınıf örgütüdürler. Bu özelliklerinden dolayı, yönetimde bulunan kadroların düşüncellerinden bağımsız olarak esas itibariyle sınıf ideolojisine sahiptirler.
Çünkü;
a) Sendikalar, işçilerin, kamu çalışanlarının ve emeklilerin ekonomik, demokratik haklarının mücadele araçlarıdırlar.
b) Sendikalar, yalnızca belli sınıftan olan kişileri üye kabul ederler, yani sınıfsal konum bakımından sendikalar türdeş örgütler olup, sınıfsal öze sahiptirler.
Sendikalar, aynı zamanda bir kitle örgütüdürler.
Çünkü;
a) Temsilcisi oldukları sınıfa mensup insanlar arasında renk, dil, din, ırk, cinsiyet, politik düşünce farkı gözetmeden sınıfın tüm bireylerini üye yaparlar.
b) Kitlenin özel çıkarlarını değil, genel ve ortak çıkarlarını savunurlar. Sendikalar, emeği, emekçinin hakkını, alın terini ve hukukunu savunan örgütlerdir.
Sendikalar aynı zamanda, demokrasinin vazgeçilmez aktörlerinden biridir. Dolayısıyla sendikaların bu işlevini yerine getirebilmeleri için öncelikle sermayeden ve siyasi iktidardan bağımsız olmaları gerekir. Bunu yerine getirmeyen sendikalar, sendika tarihinin utanç raflarında yerini alır ve “sarı sendika” olarak anılırlar!



