Dünya, 28 Şubat 2026 günü bir kez daha insanların öldüğü, teknolojik silahların, dehşet saçtığı savaş haberleriyle güne başladı. Zira ABD-İsrail bloku ile İran arasında uzun süredir devam eden anlaşmazlık, bir kez daha sıcak çatışmaya dönüştü. Kuşku yok ki, bu anlaşmazlığın geçmişten gelen nedenleri var. Dolayısıyla bu anlaşmazlığı ve patlak veren savaşı iyi analiz edebilmek için 20. yüzyılın ikinci yarısından günümüze İran’da yaşananları bilmekte yarar var. Kuşkusuz İran, 20. yüzyılda dünyayla paralel olarak müspet ve menfi pek çok olayın yaşandığı ülkedir. Dolayısıyla bugün yaşananları geçmişten bağımsız okumak bizi doğruya götürmez. Zira geçmişte İran'da neler yaşandı? Ülkenin yönetim şeklini doğrudan etkileyen darbeler ülkenin kendi iç dinamiklerine mi, yoksa dış güçlere mi dayanıyordu? Bunlardan kimler nasıl yarar sağladı? gibi sorulara doğru cevaplar ancak gerçek anlamda bilgi sahibi olmakla verilebilir. Çünkü İran dünyanın geçmişine damga vurmuş Pers Medeniyeti'nin günümüze ulaşan mirasçısıdır.
Peki, 2500 yıllık bir medeniyete dayanan İran, en basit hak talebini bile zalimce bastıran, katliamlar yapan, binlerce insanı sokaklarda kurduğu vinçlere asarak idam eden, Kürtleri, sosyalistleri ve hatta liberalleri işkencelerden geçiren, işçi, kadın, gençlik hareketleri ile rejimden memnun olmayan halkın yaptığı protestoları katliamlara varan zalimce yöntemlerle bastıran gerici molla rejimine nasıl teslim oldu. Bu soruya doğru cevap verebilmek için 20. yüzyılın başından başlayarak günümüze kadar İran’da yaşananları ana hatlarıyla irdelemek gerekiyor.
Öyle ya, 1906 yılında Meşrutiyet'in ilan edilmesiyle modern bir ülke olma yolunda önemli adımlar atmış, bugün Netenyahu gibi Filistinleri soykırımdan geçiren, Gazze’de konut, cami, okul, hastane ayrımı yapmaksızın, her yeri bombalatan, yaşlı, çocuk, kadın, hasta demeden on binlerce insanın katledilmesinin sorumlusu, işlediği insanlık suçları, uluslararası yargı mercilerine intikal etmiş bir insana, “Biz iyi insanlarız, kötü insanlarla savaşıyoruz” dedirten kötü insanlar İran’da yönetime nasıl geldiler? Onların yönetime gelmesine kimler, nasıl zemin hazırladı? Bugün tepesine bomba yağdırdıkları İran halkına, biz kendimiz için bir şey istemiyoruz, size özgürlük getirmek için buradayız diyenler, geçmişi bunu doğruluyor mu? Evet, bütün bunları bilmeden bugünü okumak savaşı başlatanların tuzağına düşmek olur. Zira geçmişte günahı olan bugünün savaş lobisi geçmişin bilinmesini istemiyor.
İran, 20. yüzyılda bütün dünyayla paralel olarak ABD ile İngiltere’nin kendi çıkarları için yönetimini dizayn ettiği ülkelerden biri. Zira İran, gerek Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğinin (SSCB) komşusu olması gerekse zengin petrol yataklarına sahip olması dolayısıyla emperyalist merkezlerin kontrol altında tutmak için sürekli hamleler yaptıkları ülkedir. Kuşkusuz bu hamlelerin başında, ABD ile İngiltere’nin has adamları Şah Pehlevi’ye direnen ve yabancı petrol şirketlerinin petrol işletme imtiyazına son vererek petrolü millileştiren Başbakan Muhammed Musaddık’ı devirmek üzere tezgâhladıkları darbe geliyor. Bu darbe Molla Rejimine giden sürecin başlatan bir darbedir.
Evet, 1953 yılında İngiltere ile ABD düzenledikleri örtülü harekatla İran'ın demokratik seçimlerle işbaşına gelmiş milliyetçi iktidarının başındaki başbakan Muhammed Musaddık’ı görevden uzaklaştırdılar ve Şah Rıza Pehlevi’yi ülkenin tek hakimi haline getirdiler. Zira Musaddık iktidarının hedefi, İngiliz şirketi şimdiki BP'nin bir parçası olan Anglo-İran Petrol Şirketi'nin İran petrol rezervleri üzerindeki kontrolüne son vermekti. Hükümetin parlamentoda petrol endüstrisinin millileştirilmesi ve yabancı şirket temsilcilerinin ülkeden çıkarılması kararı aldırması üzerine harekete geçen İngiltere, İran’ı ekonomik baskı altına almak üzere dünya çapında İran’a karşı petrol boykotu başlatmanın yanı sıra, İranlı ajanları Musaddık hükümetinin altını oyacak şekilde kullanmaya başladı. Bu süreçte, İngiltere Başbakanı Winston Churcill ile ABD başkanı Eisenhower, güvenilmez dedikleri Mısaddık’ı devirmeye karar vererek 19 Ağustos 1953 tarihinde örtülü darbe yaptırdılar.
Darbe, hükümeti görevden uzaklaştırdı ve parlamentoyu işlevsizleştirdi. Bu şekilde yeniden ülkenin tek hâkimi olan Şah, modern yüzüne rağmen baskıyı artırdı. Bu süreçte Şah’a karşı Cumhuriyet için mücadele ettiklerini ileri süren, şii mezhebine mensup Mollalardan Ayetullah Humeyni, önce Irak’a sürüldü. Ancak bir Suni olan Irak lideri Saddam Hüseyin, Şii bir Molla'yı ülkesinde istemedi ve bir süre sonra onu sınır dışı etti. İmam Humeyni önce Türkiye'de Bursa’ya daha sonra da Fransa'ya Paris yakınlarına sürüldü. Bu yıllarda İran'ı modern bir ülke haline getirmeye çalışan Şah’ın adına, “Ak Devrim” dediği programın uygulanması sürecinde İran toplumu ciddi yapısal değişim ve dönüşüm yaşadı.
1961 yılında komünistler ve dindarların kurdukları iki ittifak Şah'ın aleyhine çalışmalara başladı. Bu dönemde Ak Devrim'in uygulamaya koyduğu liberal ekonomik modelin hızla kentlere göç ettirdiği eğitimsiz kitleler süreç içinde Mollaların etkisine girdiler. Ancak bu kitlenin önemli bir kısmı, zamanla siyasi olarak Şah'a muhalif olan Sovyetler Birliği yanlısı İran Komünist partisi TUDEH’e destek vermeye başladı. Bu arada iktidardaki Rastakhiz Partisi’nin büyük sermayeye kaynak aktaran ekonomi politikası, esnaf dahil toplumun genelinde rahatsızlığa yol açtı ve protestolar başladı.
1971 yılından itibaren, özellikle üniversite gençliği, dünya gençliği ile paralel olarak Marksizm-Sosyalizm ile tanıştı ve çoğunluğu TUDEH saflarında, Şah Rejimi'ne karşı düzenlenen protestolara destek verdi. Aynı dönemde başta hava kuvvetleri, İran ordusunun çoğunluğu yurtdışında eğitim almış subayları, devrime sol cepheden destek verdiler. Nitekim bu grupta yer alan subaylar, süreçte silah depolarının kapılarını halka açacak ve devrimcilerin silahlanmasını sağlayacaktı.
Görüldüğü gibi devrimin başını çeken aslında TUDEH ve onun başında bulunduğu sol cephedir. Zira sol cephe özellikle Şah Rejimi'nin 1970'lerde Amerika ile ittifak kurmasına ve halka ait petrol gelirini silah alımı için kullanmasına karşı çıkıyordu. Öte yandan Mollalar ise Şah'ı parayı dini değerlerin aleyhine çalışmak için turistik harcamalara kullanmakla suçluyordu.
Protestoların çığırından çıkması üzerine, Şah 16 Ocak 1980 tarihinde ülkeyi terk etti. Şah’ın ülkeyi terk etmesinin ardından Paris’te sürgünde bulunan İmam Humeyni, 1 Şubat 1979 tarihinde İran’a döndü. Böylece komünistinden sosyalistine, liberalinden dincisine birçok kesimin ortaklaştığı devrimi, Humeyni liderliğindeki Şii İslam Şeriatı savunucuları sahiplenmiş oldu. Elbette bunda en büyük pay, İran’da yönetimin SSCB yanlısı TUDEH öncülüğündeki sol cepheye geçmemesi için Şii Şeriatı'nı savunan Mollaları destekleyen Batı'nındı.
Batı'nın desteği ile devrimi sahiplenen ve tüm yetkileri kendisinde toplayan Humeyni’nin kurdurduğu şeriat uygulayıcısı İslami Devrim Mahkemesi, kurmaca yargılamalarla, aralarında diplomat, akademisyen ve siyasetçi buluan binlerce kişiyi karşı devrimcilikle suçladı ve 2 yıl içinde idam ettirdi. Devrim Muhafızları ile Ahlak Polisi teşkilatları kuruldu. Kadınların hakları ellerinden alındı.
Elbette bu sonuç devrime öncülük eden farklı siyasi yapıların beklediği sonuç değildi. Ancak emperyalist Batı'nın da desteği ile protesto sürecini iyi kullanan İslamcılar, süreç içinde güçlendiler, "İslam Devrimi ve Demokrasi" sloganıyla Şah’a karşı birleşmiş olan solcu, muhafazakâr, aydın grupların ulaştıkları zaferi sahiplenerek onları zalimce yöntemlerle saf dışı bıraktılar.
Öte yandan Devrim'den sonra sisteme hâkim olan İslamcılar, devlet yönetiminde İslam’ın Şii mezhebinin kurallarını esas aldılar. Bu ise; Arap Milliyetçisi Baas yönetiminin iktidarda olduğu veya krallık, şeyhlik, beylik gibi monarşilerle yönetilen ABD’nin bölgedeki müttefikleriyle sorunlar yaşamasına yol açtı. Yine İslami yönetimin, devrim sürecinde Şah’ı destekleyen ABD ile yaşadığı sorunlar ve yıllarca sürecek olan ABD’nin Tahran Büyükelçiliği işgalinin yanı sıra Molla rejiminin İsrail’i yok edilmesi gereken düşman ilan etmesi, ülkenin emperyalist Batı'nın hedefi haline gelmesine yol açtı.
Tüm bunlar İran’a saldırının emperyalist çıkarlar için yapıldığının kanıtıdır. Bu açık gerçeğe rağmen, maalesef bugün emperyalist savaşa karşı çıkmanın gerici zalim Molla yönetimine destek vermek olarak eleştirilmesi doğru bir yaklaşım değil. Kuşkusuz bu eleştiriler, rejimin yaptıklarının insanlarda yol açtığı travmatik durumun yansımasıdır. Ancak insan olmak, zalimlerden zalim, katilerden katil seçmemeyi gerektirir. Zira geçmişte var ettiği küçük zalimi öldüren büyük zalimi alkışlamak, onun işlediği suçların üstünü örtme çabasına destek vermektir. Evet, İran Molla Rejimi, ülkenin başından mutlaka gönderilmesi gereken acımasız katliamcı bir yönetimdir. Ancak bu zalim yönetimi göndermek, geçmişte onu işbaşına getirmiş emperyalizmin değil, İran’ın mazlum halklarının görevidir!
