“Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonumuzda ele alınan ‘Terörsüz Türkiye’ hedefi, esasında dönemsel bir söylem ya da konjonktürel bir hamle değil, devlet politikasıdır. Vatandaşlarımızın ortak geleceğini garanti altına alan bir yaklaşımın sonucudur.”
Bu paragraf, TBMM bünyesinde kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu'nun 18.02.2026 tarihinde yayınlanan raporunun, “Komisyon Çalışmaları” başlıklı birinci bölümünün girişinden.
Evet, Kürt sorununun demokratik yöntemlerle çözülmemesinden dolayı 40 yılı aşkın bir süredir devam eden düşük yoğunluklu bir savaşı sonlandırmak üzere 1 Ekim 2024 tarihinde başlayan ve Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat 2025 tarihinde lideri olduğu PKK’ya silah bırakma ve kendisini feshetme yönünde yaptığı çağrıyla ivme kazanan, iktidar blokunun adına “Terörsüz Türkiye” dediği barış ve demokrasi sürecinde, TBMM bünyesinde kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu 18 Şubat 2026 tarihinde açıkladığı sonuç raporuyla çalışmalarını tamamladı.
25 Şubat 2026 tarihinde bu köşede yayınlanan “TEKÇİLİĞİN ÖNLENEMEZ BARIŞ KARŞITLIĞI!” başlıklı yazımda, komisyonun raporunu kısaca değerlendirmiş ve raporun sorunu terör boyutuna indirgeyerek sorunu bağlamından kopardığını, dil ve kültür gibi talepler ile anayasal eşit yurttaşlık gibi talepleri görmezden geldiğini yazmıştım. Ayrıca raporun, iktidar blokunun sorunu sürüncemede bırakmaya çalıştığını ve seçime yakın yapacağı kısmi düzenlemelerle Kürt seçmenden oy almayı hedeflediğini ortaya koyduğunu belirtmiştim. Nitekim DEM Parti de bu yöndeki itirazlarını rapora koyduğu şerhte dile getirmişti.
Rapor incelendiğinde ana omurgasının, sorunu demokrasi ve eşit yurttaşlık temelinde çözmek yerine, devletin kendisini korumaya alması üzerine oturtulmuş olduğu görülmektedir. Kısacası rapor, soruna yol açan temel etkenleri ortadan kaldırmayı önermekten ve bunun için devletin yapacaklarına dair tespitler yapmaktan imtina eden, sadece silahlı çatışmayı sonlandırmaya odaklı bir perspektifle hazırlanmıştır. Özellikle yasal düzenlemelerin, devletin asker, güvenlik ve istihbarat birimlerinin örgütün silah bıraktığını, silahlı eylem yapma kabiliyetinin kalmadığına dair kesin raporlarının alınmasına bağlanması, süreci iç ve dış provokasyonlara açık hale getirmektedir. Zira gerek içte gerekse dışta sürecin gerçek bir barışla sonlanmasını istemeyenlerin olduğu tartışma götürmez gerçektir. Dolayısıyla yasal güvenceler sağlanmadan sürecin örgütün tek taraflı inisiyatifine bırakılması, örgütün niyetinden bağımsız, gelişecek provokatif eylemlere davetiye çıkaran yaklaşımdır.
Doğrusu Kürt sorununu sadece “Terör” kavramı ile anmak, sorunun üzerinden atlamak ve ana nedenlerini görmemektir. Halbuki sorun; siyasal, sosyal, ekonomik, kültürel, tarihsel nedenleri olan bir hak ve özgürlükler bütününden oluşmaktadır. Dolayısıyla, TBMM gibi toplumsal sorunları tüm detayları ile ele alması ve uygun çözüm önerileri üretip yasal düzenlemeler yapması gereken yasama organının bünyesinde kurulan komisyonun, sorunu sadece şiddete indirgemesi ve iktidarın okuması olan terör boyutu ile ele alması sorunu çözme değil, çözmeme ısrarına işaret ediyor. Oysa sorun, 100 yıllık paradigmanın devamı niteliğindeki yönetimsel sistem olduğu kadar, kimlik ve kültür sorunudur. Kürt halkının, sadece Kürt halkının değil genelde farklı kimlik ve inançlardan olan Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının, eşitlik ve özgürlük haklarının bütününü ve demokratikleşmeyi kapsayan bir sorundur. Öte yandan, sorunu gerekçe olarak kullanan devlet ile günün iktidarlarının, ülkede yaşayanların tamamının temel hak ve özgürlüklerini kullanılmasına getirdiği yasaklar, anti demokratik uygulamalar ve hukuksuzluklardan dolayı sorun ülkede yaşayanların tamamının sorunudur. Raporun bu eksik yönlerine rağmen, 16 Mart 2026 tarihinde İmralı’ya giden DEM Parti İmralı Heyeti'ne 27 Şubat tarihinde, “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısının” birinci yıldönümünde kamuoyuyla paylaşılmak üzere Abdullah Öcalan tarafından iletilen mesajda, "27 Şubat 2025 çağrımız, demokratik siyasetin hayata geçtiği yerde silahın anlamsızlaşacağının beyanı ve tercihin açıkça siyasetten yana yapıldığının ilanıdır. Negatif isyan dönemini temelde tek taraflı bir irade ve pratikle aşmayı başardık. Geride bıraktığımız süreç, şiddet ve ayrışma siyasetinden demokratik siyaset ve entegrasyona geçişi sağlayacak müzakere yeteneğini ve gücümüzü kanıtlamıştır. Çağrılarımız, üzerine örgütün fesih ve silahlı mücadele stratejisine son verme kararları, sadece resmen ve fiilen değil zihnen de şiddetten arınmayı ve siyaset tercihini ortaya koymuştur.” demesi, Kürt hareketinin söylendiği gibi özellikle iktidar bloku ile bir pazarlık içinde olmadığını, aksine Türkiye’nin demokratikleşmesinin önünü açmak üzere inisiyatif geliştirdiğini gösteriyor.
Kuşkusuz Öcalan’ın demokratik Cumhuriyete, ülkenin bütünlüğüne özellikle, “Kürtsüz Türk, Türksüz Kürt olmaz.” şeklinde ayrılmazlığa yaptığı vurgu, iktidar blokundan ziyade ülkenin demokratikleşmesi için mücadele eden kesimlere nefes aldıracak perspektif sunuyor. O zaman yapılacak şey, demokrasi mücadelesini ortaklaştırmak ve güçlü bir çıkış yakalamaktır. Bunun için öncelikle, ön kabullerden sıyrılmak ve niyet okumalardan kurtulmak gerekiyor. Burada görev parlamentoda temsil edilen veya edilmeyen partilere, sendikalara, demokratik kitle örgütleri ile meslek birliklerine düşüyor. Başta ana muhalefet partisi CHP ile DEM Parti meclis temsiliyetinin gücünü demokratik siyasetin önünü açacak Öcalan’ın, “Pozitif İnşa” dediği toplumsal entegrasyon ile eşit yurttaşlığı esas alan düzenlemeler için parlamento zeminini aktif şekilde kullanmaları gerekiyor. Kuşku yok ki, bu konuda içine düşülecek en ufak bir tereddüt ve ikircikli durum, iktidar blokuna süreci zamana yayma ve seçime yakın yapacağı kısmi düzenlemelerle iktidarının devamını sağlamak üzere kullanması fırsatı verecektir. Zira yukarıda açıklamaya çalıştığım gibi, raporun temel mantığı bunu çok net ortaya koyuyor.
Evet, kırk yılı aşkın süredir yaşanan çatışmalı sürecin sonlandırılması için süreci yürüten tarafların, birçok eleştiri ve karşı çıkışı göze alarak başlattıkları ve sonlandırmaya çalıştıkları sürecin geldiği aşamada statükoyu korumaya yönelik ezber yaklaşımlar ve eski de ısrar etmek, yaşanan acılı dönemden gerekli derslerin çıkarılmadığının işaretidir. Bilinmelidir ki, ortak gelecek için geçmişten ders çıkarmak ve acıları ortaklaştırıp paylaşmak önemlidir. Dolayısıyla, toplumun hassasiyetlerinin arkasına gizlenmek veya bireysel ve kurumsal çıkarlarla atılan adımları görmezden gelmek, ortak geleceği kurmanın önünde barikattır. Geçmişle yüzleşmek, acıları ortaklaştırmak, özeleştiri kültürünü geliştirerek, gerektiğinde özür dilemeyi bilmek yeniden kuruluşa giden yolun engellerden temizlenmesidir. Kuşku yok ki, Türkiye’nin içinde bulunduğu coğrafi bölgenin ateş topuna döndüğü bugünlerde, barış her zamankinden çok daha fazla kendisini dayatıyor. O zaman şimdi, burundan kıl aldırmamanın veya üstten bakışlı politika ile hareket etmenin zamanı değildir.
Komisyon raporunun yazının girişine aldığım paragrafında yer verilen, “Terörsüz Türkiye hedefi, esasında dönemsel bir söylem ya da konjonktürel bir hamle değil devlet politikasıdır.” cümlesi devlet yüzyıllık paradigmayı aşacak mı sorusunun cevabı niteliğinde olmakla birlikte, raporun temel mantığının bunu yansıtmaması ister istemez iktidarın sorunu çözme iradesine sahip olmadığı ya da siyasi ikbal aracı olarak kullanacağı endişesine yol açan ciddi bir handikaptır. Bu handikabı aşmak barış savunucularının temel hedefi olmak zorunda.
Kuşkusuz bugün Türkiye’de yaşanan birçok sorunun temelinde demokrasinin ve hukukun yokluğu yatıyor. HDP eş genel başkanları Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ ile partinin o zaman yönetim kadrosunda yer alan seçilmişler, 10 yıla yakın bir süredir cezaevindeler. Yine üç dönemdir, HDP ve bugün onun devamı olan DEM parti mensubu yerel seçilmişler, görevden alınıp yerlerine kayyum atanıyor. Başta İstanbul’un seçilmiş Büyükşehir Belediye başkanı ve CHP Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu, onlarca CHP’li belediye başkanı, belediye meclis üyesi ile belediye bürokratı 1 yıla yakın bir süredir içerdeler ve yargılanmaları devam ediyor. Bağımsız basın organları baskı altında, iktidara muhalefet eden ve gerçekleri yazan veya söyleyen gazeteciler içerde. En temel demokratik hakların kullanımı neredeyse imkânsız. Kısacası bu ülkede hiçbir zaman tam anlamıyla kurumsallaşmamış demokrasi ile onun teminatı olan hukuk, yok edildi. Tüm bunlar yokmuş gibi, ülkenin demokratik geleceğine zemin sağlayacak olan barış ve demokrasi sürecinin güvenlik boyutuna indirgenmesi ve zamana yayılmak istenmesinin nedeni iktidarın hukuksuzluğu sürdürme niyetidir. Kısacası çözüm iradesi eksik olan raporun, içinin doldurulması için mücadele etmek, temel görev olmak zorunda!



