Veli Beysülen

Tarih: 03.04.2025 08:56

Protesto Hakkı Anayasal Haktır!

Facebook Twitter Linked-in

Soruşturma açılmasına tepki göstermek en basit ifadeyle hukuk devletine karşı çıkmaktır. Güçlü şüphe çok bariz ortadaydı. Sokak çağrılarının ve yasa dışı eylem tahriklerinin de doğru olan işlemleri bastırmak için yapıldığı anlaşılıyor. Bu nedenle hukuk yolunu işletmiyorlar veya işlemesini beklemek istemiyorlar." Bu sözler, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu Başkanvekili Mehmet Uçum’un, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve CHP'nin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu'nun gözaltına alınması üzerine, CHP'nin vatandaşlara sokağa çıkma çağrısı yapmasına karşı yaptığı açıklamadan.

Kuşkusuz Sayın Uçum’un bu açıklaması, hukuk devletinin tam olarak işlediği, tek suçları iktidara muhalefet etmek olanların başka kanıtlarla desteklenmeyen, kimliği bilinmeyen uydurma “gizli tanık” ifadeleri ile yıllarca cezaevinde tutulmadıkları demokratik ülkeler için geçerlidir. Ne yazık ki bu tespit ve değerlendirmeler, Türkiye gibi demokrasinin rafa kaldırıldığı, hukukun üstünlüğünün değil üstünlerin hukukunun geçerli olduğu bir ülke için fanteziden öte bir anlam ifade etmiyor. Zira Türkiye, 100 yılı aşkın bir süredir hukukun temel ilkelerinin eksiksiz uygulandığı bir ülke olamamıştır.

  Evet, 102 yıllık Türkiye Cumhuriyeti devleti, demokrasi ve hukuku tam olarak uygulamış bir ülke değildir. Devletin yönetimine hâkim zihniyetin biri ebedi diğeri ise dönemsel olarak değişen iki kategoride ötekisi hep vardı. Varlığı hep devam eden bu iki öteki kategorisinin birincisi, 1950’li yıllara kadar ülkede yaşayan etnik, dini ve mezhepsel farklılıklar iken, 1950’li yıllardan sonra bunlara, gelişen sanayiye paralel olarak varlığını hissettirmeye başlayan işçi sınıfı mücadelesinin başını çeken sosyalist sol partiler ile sınıf sendikacılığı eklendi. Bu ebedi ötekinin demokratik hak talepleri sistem tarafından hep tehdit olarak görüldü ve baskı altına alındılar. Dönemsel öteki ise; sistem içinde o an için iktidarda bulanan parti veya partilerin karşısında bulunan sistem içi parti veya partilerdir.

Kuşku yok ki, sistemin veya iktidar sahiplerinin çoğu zaman zorlama ile topluma devlet için tehdit olarak kabul ettirdikleri bu ötekilerin varlığı ülkede çağdaş bir demokrasinin tüm kurumlarıyla hayata geçmesini ve evrensel hukuk ilkelerinin uygulanmasını sağlaması hep engellendi. Sistem, bu politikayı merkez siyaset eliyle uyguladı. Ancak toplumsal uyanışın merkez siyaset tarafından kontrol altına alınamadığı, yani mevcut siyasi iktidarın yetersiz kaldığı durumlarda darbeler devreye sokuldu ve toplum baskı altına alındı.

Kuşkusuz bu genel politika ile sistemin ötekileri, özellikle darbe dönemlerinde ağır baskılarla karşı karşıya kaldılar. Ancak kabul etmek gerekir ki, birçok eksiği ile ülkede burjuva demokrasisinin uygulanması ve insan hak ve özgürlükleri ile hukukun evrensel normlarının hâkim kılınması için çaba hep vardı. Nitekim, kendisini sistemin ötekisi olarak tanıtan ve sürekli mağduru oynayan muhafazakâr zihniyetin sözde temsilcisi AKP, ulusal ve uluslararası burjuvazinin desteğini alarak 2002 yılında iktidar oldu. 

Daha açık bir ifade ile kendisini sistemin ötekisi olarak tanıtan AKP esas itibariyle, sistemin kendisi tarafından iktidara taşındı.   Daha açık bir ifade ile AKP, 12 Eylül faşizminin Türkiye sosyalist solu ile Kürt siyasi hareketinin TBMM’de temsiliyetini engellemek üzere, 1982 Anayasasına koyduğu %10 ülke barajı sayesinde, 3 Kasım 2002 tarihinde yapılan milletvekili genel seçimlerinde %34 oy almasına rağmen parlamentonun %60’ını kazanarak iktidar oldu. Daha önce yazılarımda birçok defa vurguladığım gibi AKP, iktidarının ilk yıllarında sadece hükümet kuran bir siyasi koalisyondu. Yani 2002 yılında iktidar olan AKP devlete hâkim değildi. Bu nedenle barajlı seçim sistemi sayesinde ele geçirdiği parlamento çoğunluğu ile bir yandan devlete hâkim olmak üzere yasal düzenlemeler yaparken, diğer yandan kendisini iktidara taşıyan sermayenin isteklerini yerine getirerek esnek ve kuralsız çalışma biçimlerini çalışma hayatına monte edecek yasal düzenlemeler yaptı. Kuşku yok ki, AKP’nin çalışma hayatını kuralsızlaştıran düzenlemeleri ile ülkeyi ucuz emek cenneti haline getirmesi, sermayenin desteğini arkasına almasını sağladı. Böylece iktidarının ömrünü uzatan AKP, devlete hâkim olmak üzere adımlar atmayı sürdürdü.  

AKP’nin devlete, dolayısıyla sisteme hâkim olmasında 2010 yılı anayasa değişikliği dönüm noktasıdır. Zira bu değişiklik sonrası iktidar ortağı cemaatle bir süreliğine, yargı hakimiyeti hususunda çekişme yaşadıktan sonra yargıya hakim oldu ve yargıdan istediği kararların çıkmasını sağladı. Öte yandan yukarıda belirttiğim barajlı seçim sisteminin sağladığı avantajla, elde ettiği meclis çoğunluğu ile çıkardığı yasalarla süreç içinde devlete hakimiyetini pekiştirdi. Hakimiyetini pekiştiren İktidar, meşruiyet tartışmasına yol açacak siyasi kararlar almaya ve iktidarının devamı için gerektiğinde anayasaya uymamaya başladı. Bunun en bariz örneği; ilk kez meclis çoğunluğunu kaybettiği ve azınlığa düştüğü 7 Haziran 2015 seçim sonuçlarını geçersiz sayması ve hükümet kurdurmayarak seçimleri 1 Kasım 2015 tarihinde yenilemesiydi.

Bu anayasa ihlalinin ardından gelen 15 Temmuz 2016 darbe girişiminde ilan edilen Olağanüstü Hal koşullarında yapılan Anayasa referandumunda tek adam yönetimine geçilmesini sağlayacak olan anayasa değişikliği yaklaşık 2 milyon, mühürsüz oyun geçerli sayılması ile kabul edildi. Değişikliğin kabul edilmesiyle tek adam yönetimine geçildi. Tüm bunların yapılması ile önceki yıllarda uygulanmakta olan yarım yamalak demokrasi uygulamadan kaldırıldı. Demokrasinin uygulanmadan kaldırılması, kuvvetler ayrılığı ilkesinin sonu oldu ve yargı ile yasamamanın yürütme üzerindeki denetim yetkileri ellerinden alındı. Bununla da yetinilmedi yargı, yürütmenin hatta onun başındaki cumhurbaşkanının kontrolü altına alındı.

Öte yandan devletin birçok kurumunu yönetenler ile yargı mensuplarının önemli bir kısmı, özellikle de savcılar, inşası sürmekte olan yeni rejime uyum sağladılar ve onun çalışma kurallarını içselleştirdiler. Elbette yeni rejime uyum sağlamayan ve onun her söylediğini yapmayan yargı mensupları yok değil. Ancak bu şekilde uyum sağlamayanlar, baskıyla sistemin isediklerini yapmaya zorlanıyorlar. Örneğin; İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi Dekanı, savcılığın Ekrem İmamoğlu’nun diplomasını iptal etmeleri yönündeki talimatını kabul etmediği için istifa etmek zorunda kalırken, yeni rejime uyum sağlayan üniversite yönetimi diplomayı iptal etti.

Kuşkusuz tüm bunların yaşandığı Türkiye'de, Mehmet Uçum'un yazının girişine aldığım söylemi önemsiz kalıyor. Zira Uçum'un CHP’nin halkı sokağa çağırmasının, "Soruşturma açılmasına tepki göstermek en basit ifadeyle hukuk devletine karşı çıkmaktır.” sözü bugünün Türkiye’si için geçersizdir. Kaldı ki CHP’nin toplumu protesto eylemlerine çağırması ve sokak eylemleri yapması, anayasanın 34. Maddesi ile güvence altına alınmış toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkını kullanmaktır. Kuşku yok ki, bir hukukçu olan ve devletin en tepesinde hukuk danışmanlığı yapan Uçum’un, Anayasanın 34. Maddesini bilmemesi mümkün değil. O zaman yaptığı, diğer birçok konuda yaptıkları gibi yurttaşların anayasal haklarını kullanmalarını kriminalize ederek, kullanılmaz hale getirmekten başka bir şey değildir. Zira bunu sadece Uçum yapmıyor. Cumhurbaşkanının kendisi, bakanlar, AKP sözcüleri ve yandaş basın koro halinde demokrasinin olmazsa olmazı olan demokratik protesto hakkına karşı savaş açmış durumdalar. Halbuki protesto hakkı, anayasal bir haktır ve herkes önceden izin almaksızın silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir. Tüm bunlar yokmuş gibi, protesto hakkını kullananların üstüne polisi göndermek ve başta üniversite öğrencisi gençler olmak üzere, bu hakkını kullanan insanlara şiddet uygulayıp gözaltına alınmaları ve tutuklanmaları en hafif deyimiyle anayasa ihlalidir. Mehmet Uçum, bir paragrafını yukarıya aldığım açıklamasında devletin, hukuk dışı ve gayri meşru zorlama ve kaos siyaseti yapanlara gereken dersi vereceğini söyleyerek, anayasal haklarını kullanan yurttaşları tehdit etmekten de geri kalmıyor.

Asıl ilginç olan ise; Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın CHP’nin yolsuzluk, rüşvet ve hırsızlık iddialarına karşılık olarak gelip kendileri ile konuşmak yerine halkı sokağa çağırdığını belirtmesi ve “Gelip diploma gerçek, yolsuzluk yok deseler konuşur inceletiriz” demesidir. Zira bu açıklama ister istemez insanı, bunca suçlama pazarlık konusu olarak mı kullanılacak şeklinde düşünmeye itiyor. Kısacası yeni rejim, kamu görevlilerini evrensel hukuku değil, kendi belirlediği hukuku uygulamaya zorluyor ve uyum sağlamayanları sistemin dışına atıyor!


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —