OTORİTERLİKTEN BESLENEN OTORİTERLİK!
Geçen hafta bu köşede yayımlanan, “KRİZ DEĞİL, SİSTEMİN ÇÖKÜŞÜ” başlıklı yazımda dünyanın yaşadığının kriz olmadığını, sistemin çöküşü olduğunu açıklamaya çalışmıştım. Aynı yazıda, "Burjuva toplumunda para ekonomiyi belirliyor. Ekonomi ise toplumu ile doğayı hizaya getiriyor. Çünkü ekonomi insanları beslenme, barınma, giyinme, ısınma, konut, sağlık, eğitim, ulaşım, gibi yaşamsal ihtiyaçlarını asgari düzeyde bile olsa karşılama olanaklarından mahrum bırakıyor. Daha açık bir ifade ile sistem, ekonomiyle insanların özgür bireyler olarak kendilerini ifade etmelerinin yolunu kapatıyor." demiştim. Maalesef, ekonomi sadece insanların özgürlüğünü değil devletlerin bağımsızlıklarını da ellerinden alıyor.
Kuşku yok ki, kaynak tüketen aşırı üretimin teşvik ettiği tüketim çılgınlığı, dünyayı sadece insanlar için değil tüm canlılar için yaşanmaz hale getiriyor. Kısacası kapitalizmin ve onun üst aşaması emperyalizmin dizginlenemez kâr hırsının yol açtığı aşırı kaynak tüketimi, gezegenin geleceğini tehdit ediyor. Bunun temel nedeni, emperyalist merkezlerin bu politikasını sözde bağımsız, özde sıcak sermaye girişine muhtaç hale getirilmiş emperyalizm bağımlısı devletlerin yönetimlerinin kabul etmeleri zorunda kalmalarıdır. Zira özellikle 1990’lı yıllarda Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) ile başını çektiği Doğu Bloku'nun dağılması üzerine, kapitalizm dünyada rakipsizliğini ilan etti ve bu rakipsizliği meşruiyetinin zemini olarak kullanmaya başladı. Bu meşruiyeti kullanan ABD, İngiltere gibi kapitalizmin ileri aşamasına geçmiş devletler, gerek mal ihracına dayanan ticaret gerekse ülkeden ülkeye geçiş serbestisi kazanmış olan finans sermayesi transferi ile dünya genelinden aşırı kaynak çekiyorlar. Aşırı kaynak tüketimine dayanan sistem dünya genelinde otoriterliğe yönelimi artırdı. Kuşkusuz bu yönelimi besleyen birçok neden var. Bunların başlıcalarını açıklamaya çalışayım. Öncelikle kaynak transferi yapılan, bölge ve ülkelerin aşırı yoksullaşmaları ve kısmen de olsa sisteme direnen (Suriye, Libya gibi) ülke yönetimlerini hedef alan, iç ve dış savaşların topraklarından kopardığı yoksul insanların, gelişmiş ülkelere göç etmeleri ve bu göçün yöneldiği ülkelerin yerleşik halklarında yarattığı memnuniyetsizlik otoriter yönetime yönelmede önemli bir faktördür. Zira bu memnuniyetsizliği kullanan aşırı sağcı fanatik siyasetler ile onların başını çeken popülist liderlerin güçlenmeleri, temel insan hakları karşıtı otoriter yönetimleri işbaşına getirmektedir. Yine emperyalizmin baskısını otoriterleşme için kullanan ülke yönetimlerinin toplumları şiddete varan (İran) baskı araçları ile bastırması da otoriter yönetimleri beslemektedir. Öte yandan emperyalizmin kaynak transferi için hakimiyet kurmayı hedeflediği bölgelerde, bu politikaya direnen ülkeleri (Rusya) zayıflatmak üzere başlattığı savaşlarda otoriter yönetimleri beslemektedir. Zira emperyalizm, 20. yüzyılın ilk yarısında yaşanan birinci ve ikinci emperyalist paylaşım savaşlarının yol açtığı yıkımlar ile acıların bir daha yaşanmaması için insanlığın geliştirdiği tedbirlerin kısmen engellediği genel savaş yerine, bölgesel savaşlar ile iç savaşları tercih etmekte ve günümüz savaşlarını mümkün olduğunca dar tutmaya çalışmaktadır. Otoriter yönetimleri besleyen bir başka faktör ise bölgesel güç olmaya çalışan alt emperyalist devletlerin, çevre ülkeler ile halklara yönelik niyetlerini iç politikada toplumu baskı altına almak üzere kullanmalarıdır. Kuşku yok ki, günümüzde emperyalizmin bölgesel hakimiyetine direnen ülkeleri zayıflatmak üzere kışkırtılan savaşlara verilecek en önemli örnek Rusya-Ukrayna savaşıdır.
Evet, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nin (SSCB) dağıldığı ve yerine Bağımsız Devletler Topluluğu'nun (BDT) kurulduğu 1990’lı yılların başında kısa süreli bir dalgalanma yaşayan Rusya, tarihinden de aldığı güçle toparlandı. Rusya 2000 yılında sertlik yanlısı Viladimir Putin’in başkan seçilmesiyle süper güç olma yolunda adımlarını hızlandırdı. Bu süreçte, ABD ile İngiltere’nin başını çektiği emperyalist Batı, 1990’lı yıllarda vurucu gücü NATO’yu Rusya’ya doğru genişletmeyeceği taahhüdünün aksine, önce Rusya’yla sınır eski Varşova Paktı üyesi ülkeleri NATO üyeliğine aldı. Bununla da yetinmeyen ABD ile müttefikleri, Rusya’yı güneyden kuşatmak üzere SSCB’den ayrılan devletleri kullanmaya yöneldiler. Enerji ve maden zengini Kafkasya ve Orta Asya devletleri ile ticari ilişkiler geliştirmenin yanı sıra sınır ve kaynak anlaşmazlıklarını kullandı. Bu ülkelerin kendisine sorun çıkaran yönetimlerini değiştirmek için, kitleleri “Turuncu Devrim” adını verdikleri kitlesel gösterilere sevk etti. Bu gösterileri kullandı ve darbelerle ülke yönetimlerine kendine yakın bireyler ile siyasi anlayışları taşıdı. Bu süreçte Gürcistan ile Ukrayna’da yönetim değişiklikleri yapılırken diğer ülkeler ise ticari kıskaca alındı. Böylece hedefi, Rusya’yı güneyden çembere almak ve Karadeniz’le bağlantısını keserek Karadeniz’i Asya’ya geçiş için kullanmak olan proje hayata geçmiş olacaktı. Rusya bu ülkelerden Gürcistan’a askeri müdahalede bulunurken, NATO’ya üye olmaya çalışan Ukrayna’yla anlaşma yolunu seçip, Avrupa Güvenlik ve İş Birliği Teşkilatı'nın (AGİT) arabuluculuğunda uzun süren görüşmeler sonucu imzaladığı Minsk anlaşmasıyla sorunu çözmeye çalıştı ise de Ukrayna’nın milliyetçi paramiliter güçlerinden ve Batı'dan destek alarak, Ukrayna devlet başkanlığına seçilen komedyen Volodomir Zelenski’nin ABD ile İngiltere’nin telkinleriyle uzlaşmadan uzaklaşmasından dolayı, 2022 yılının Şubat ayında yani bundan 4 yıl önce iki ülke arasında başlayan sıcak savaş halen devam ediyor.
Savaşın başlamasından sonra batı ülkelerinden yapılan açıklamalar, savaşın başlamasının gerçek nedenini deşifre etti. Nitekim Minsk anlaşmasında garantör devlet olarak rol oynayan Almanya’nın o zaman ki başbakanı Angela Merkel, haftalık Alman Die Zeit gazetesine verdiği röportajda Rusya ile Ukrayna arasında Eylül 2014’te mutabık kalınan Minsk Anlaşması, “Ukrayna’ya zaman kazandırma girişimiydi” dedi. Merkel, daha sonra bu açıklamasını İtalyan gazetesi Corriere della Sera’nın haftalık ekinde teyit etti. Merkel’in bu açıklaması Minsk anlaşmalarının asıl amacının, NATO’nun Ukrayna ordusunu Rusya ile savaşacak güce kavuşturması için zaman kazanmak olduğunu deşifre ediyor. Nitekim anlaşmanın imzalanmasında ikinci garantör devlet olan Fransa’nın eski Cumhurbaşkanı François Hollande’da gazetecilerin konuyla ilgili sorduğu soruya, "Angela Merkel bu konuda haklı!" diye cevap vererek Merkel’i teyit etti. Yine savaşın başlarında zamanın İngiltere dışişleri bakanının, "Savaş 10 yıl sürebilir" demesi, Fransa Cumhurbaşkanı Emanuel Macro’nun, “Rusya Ukrayna’da savaşı kazanmamalı, Rusya savaşı kazanırsa Avrupa’nın kredibilitesi biter” yönündeki açıklaması, savaşın batı merkezlerinde planlandığını gözler önüne seriyor.
Evet, 26 yıldır Rusya gibi bir devletin yönetiminde tek yetkili olan Putin, bu savaşın gölgesinde 2024 yılında yapılan devlet başkanlığı seçimini kazandı ve 2030 yılına kadar görevde kalacak. Kuşku yok ki, Putin’in Rusya’da güçlü lider vasfı ile seçimi kazanmasında, Batı'nın Rusya’ya yönelik politikasının önemli payı var. Zira Putin, “Bizim önceliğimiz demokrasi değil, Rusya’nın güvenliğidir” diyerek, demokratik olmayan yönetim anlayışını seçimlerle Rus halkına onaylatıyor. Çünkü Putin, Batı'nın Rusya’yı kuşatmak ve yok etmek istediğine dair güçlü argümanlara sahip. Kısacası yukarıya aldığım açıklamalar, Putin’in Batı'nın Rusya’ya yönelik politikası konusunda söylediklerine haklılık kazandırıyor.
Yazının girişinde belirttiğim gibi, para devletlerin bağımsızlıklarını tehdit ediyor. ABD başkanlığına ikinci kez seçilen Trump’ın ABD parlamentosunu devre dışı bırakacak şekilde ticareti silah olarak kullanması bunun en bariz örneğidir. Zira Trump, ABD hegemonyasına girmeyi reddeden devletleri, ambargo ile ekonomik çöküşe sürükleme politikası uyguluyor ve bu ülkelerle (Küba, Venezuela gibi) ticarete devam eden üçüncü ülkelerin mallarına yüksek gümrük vergileri koyarak onları baskı altına alıyor. Nitekim bağımsız bir devlet olan Meksika, yüksek gümrük vergisinin ekonomisini olumsuz etkilemesi endişesiyle Küba’ya petrol sevkiyatını durdurmak zorunda kaldı. Kuşku yok ki amacı ABD’ye biat etmeyen devlet yönetimlerine diz çöktürmek olan bu politika, ekonomik gücün devletlerin bağımsızlıklarını tehdit aracı olarak kullanılması politikasıdır.
Tüm bunlar, emperyalist odakların birbirini besleyen politikalarla birbirlerine kan taşıdıklarının kanıtıdır. Maalesef bu politika, özellikle Türkiye gibi üçüncü ülkelere daha çok silah satmalarını sağlıyor. Elbette sadece silah satmalarını sağmakla kalmıyor aynı zamanda bu devletlerin güvenlik gerekçesini kullanmalarına ve ülke içinde baskı politikalarını uygulamaya koymalarına zemin hazırlıyor. Kısacası dünya genelinde otoriter yönetim anlayışının hızla hâkim olmasının temelinde, otoriterliği besleyen otoriterlik yatmaktadır. Zira bu politika, ülkeleri yöneten iktidarların başka ülkeler ile halkları düşman gösterme politikasını hayata geçirmelerinde önemli bir role sahiptir. Maalesef insanlık ailesi bunu kavrayıp dünya çapında güçlü bir karşı çıkış örgütlemedikçe, bu uğursuz gidişin önüne geçmek mümkün olmayacaktır!
