Daha önce de yazılarımda bu konu üzerinde durmuş ve ülkede eğitimle ilgili bazı kanun düzenlemelerine değinmiştim. Malum Eylül ayındayız ve okullar dünya kadar sorunla açıldı. Kuşkusuz eğitim alanında yaşanan sorunların başında, eğitimin laik ve bilimsel olmaktan uzaklaştırılması gelmektedir. Eğitim ve öğretim alanının yoksul aile çocuklarının okumalarının önünü kapatan yapısı ise bir başka sorundur. Girişte belirttiğim gibi daha öncede birkaç defa yazdığım bu konuyu okulların açıldığı bu günlerde bir kez daha yazma gereği duydum. Zira Cumhurbaşkanının 6 Eylül 2023 tarihinde yazının içinde yer vereceğim konuşmasının konuya ilişkin bölümünde söyledikleri, devlet okullarında okumak zorunda kalan yoksul aile çocuklarının, çıraklık eğitimi adı altında sömürüleceklerini gösteriyor.
Evet, 1974 yılında toplanan 9. Millî Eğitim Şûrası, zorunlu kesintisiz eğitimin 8 yıla çıkarılmasını kabul etmişti. Ülkenin geleceği olan çocukların, eğitimde daha uzun süre kalmalarını ve eğitimli bireyler olarak yetişmelerini sağlayacak olan bu eğitim sistemi, kararın alınmasından 24 yıl sonra, 28 Şubat baskı döneminde 4306 sayılı kanunla 1997-1998 öğretim yılından itibaren uygulamaya kondu. Ne yazık ki, bu önemli eğitim sistemi, 28 Şubat sürecinde uygulamaya konmasından dolayı karşıtları tarafından topluma zoraki uygulama olarak algılatıldı ve tartışmaların merkezine oturtuldu.
Kuşkusuz bu sistemin 28 Şubat sürecinde uygulamaya konması, en çok 28 Şubat baskı dönemi ile 2001 ekonomik krizini kullanarak 2002 yılında iktidar olan AKP’nin işine yaradı. Gerek dünya görüşü gerekse iktidar olurken kendisine destek vermiş olan sermayenin isteği doğrultusunda, iktidara geldiği andan itibaren eğitim alanını köklü bir şekilde değiştirmeyi hedefledi. Bunun için bir yandan eğitimi özelleştirip paralı hale getirirken, diğer yandan ise devlet okullarını sözde meslek eğitimi veren okullara dönüştürmek suretiyle yoksul çocukların sanayide ucuz işgücü olarak kullanılmalarına zemin hazırladı. Bu amaçla 8 yıllık kesintisiz eğitime son vermek üzere, 11 Mart 2011 tarihinde mecliste kabul ettirdiği 6287 sayılı kanunu 2012-2013 öğretim yılında yürürlüğe koydu ve 8 yıllık zorunlu ve kesintisiz eğitimin yerine, 4+4+4 12 yıllık zorunlu eğitime geçti.
AKP, yukarıda belirttiğim gibi sermayenin özellikle ara eleman isteğini yerine getirmek üzere eğitimi özelleştirdiği süreçte, lideri Erdoğan, “Dindar ve kindar nesil yetiştireceğiz.” demek suretiyle, yoksul ailelerin çocuklarını çocuk yaşta sermayenin hizmetine sunma niyetini gizlemişti. Maalesef iktidarın bu niyet gizleme taktiği işe yaradı ve başta ana muhalefet partisi olmak üzere, muhalefetin geneli AKP’yi anayasanın laiklik ilkesini ortadan kaldırmakla suçlarken, anayasanın eşitlik ilkesinin çiğnendiğini ve parası olan ile olmayan ailelerin çocuklarının eşit eğitim alma olanaklarının ortadan kaldırdığını yeterince dillendirmediler. Ve yine muhalefet aynı şekilde Anayasanın eğitim ve öğrenim hakkı ve ödevi başlıklı 42. maddesinde ifade edilen, “Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz. Eğitim ve öğretim, devletin başta gelen ödevlerindendir. Eğitim ve öğretim, Atatürk ilkeleri doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, devletin gözetim ve denetimi altında yapılır.” Kimsenin eğitim ve öğrenim hakkından mahrum bırakılamayacağının yanı sıra, devletin bu hakkı sağlamakla yükümlü olduğu ilkesini de görmezden geldiler. Zira iktidarın eğitimi özelleştiren politikasından dolayı, yoksul ailelerin çocuklarının eğitim ve öğretim hakkına ulaşmalarını sağlayamayacakları çok açıktı.
Nitekim AKP’nin yaptıklarının halktan gizlenen asıl amacı, bir süre sonra zamanın milli eğitim bakanı Ziya Selçuk tarafından şu açıklandı: “Türkiye’nin ara insan gücünde eksikliği var. Asıl projemiz meslek liselerini güçlendirerek üniversitedeki yığılmayı azaltmaktır. Bir ülkede üniversite öğrencisi sayısı çoksa o ülkede sorun vardır. Az öğrenci sayısı varsa başarılıdır. Meslek liselerine karşı oluşan olumsuz yargıyı yönetebiliriz.” Bakan, bu söyledikleri ile uygulamaya koydukları yeni eğitim sistemini, ülkenin genç beyinlerini sermayenin istediği itaatkâr emek gücü haline getirmenin aracı olarak, bilinçli bir şekilde uygulamaya koyduklarını itiraf ediyordu.
Peki, 8 yıllık zorunlunun yerine getirilen 4+4+4 şeklindeki üç kademeli 12 yıllık kesintisizin anlamı neydi derseniz? Bir kere sistemde zorunlu eğitim yaşı 13 olarak belirlendi. Yani 6 yaşında okula başlayan çocuklar için 4+4+4 sisteminin ilk iki basamağından sonra okula devam zorunluluğu kaldırılmış oldu. Böylece isteyen aileler, çocuklarını uzaktan eğitim veya açık lise gibi uygulamalara yönlendirebileceklerdi. Kısacası örgün eğitimin yerini yaygın eğitim alacak ve çocuklar ortaokul çağındayken okuldan kopacaklardı. Maalesef bu politika tuttu ve yine aynı iktidar tarafından uygulanan ekonomik politikanın yoksullaştırdığı aileler, çocukları bir an önce meslek sahibi olsunlar ve aile bütçesine katkıda bulunsunlar diye çıraklık eğitimine yönlendirdiler.
Kuşku yok ki, uygulanmakta olan çıraklık eğitim sisteminde kapitalizmin emek sömürüsü politikasını birebir görmek mümkündür. Zira meslek öğrensinler diye işyerlerine gönderilen çıraklara daha ziyade beden gücüne dayalı işler yaptırılıyor. Kaldı ki, maddi imkânı olmayan bu çocuklar, meslek öğrenseler bile herhangi bir girişimde bulunma imkânına sahip olmadıklarından en iyi ihtimalle, çıraklık dönemi sonrası aynı pozisyonda yahut bir üst pozisyonda İş Kanunu’na tabi işçi olarak çalışmaya devam edeceklerdir.
Evet, okulların açıldığı bu günlerde konu bir kez daha gündemde. Nitekim Cumhurbaşkanının yazının girişinde değindiğim 6 Eylül 2023 tarihli konuşmasında, “Mesleki ve Teknik eğitimde müfredatın güncellenmesini, staj ve işbaşı eğitimi programlarının yaygınlaştırılmasını sağlayacak şekilde yönetim ve finansman konuları da dahil olmak üzere, özel sektörle iş birliğini artıracağız.” Bunun Türkçe açıklaması, çocukların emek sömürüsüne tabi tutulmalarını sağlayacak müfredat dahil tüm düzenlemelerin özel sektörün istekleri doğrultusunda yapılacağıdır. Eh özel sektör de bir zahmet bu eğitime finans desteği verecek. Üstelik iş birliği çıraklık eğitimi ile sınırlı olmayacak, özel sektör okulların yönetimi ile iş başı eğitimi verilmesinde de söz sahibi olacak.
Gerek önceki milli Eğitim Bakanının gerekse Cumhurbaşkanının yukarıdaki açıklamaları bana birkaç yıl önce, sendika genel başkanı olarak katıldığım istihdamla ilgili toplantıda bir işveren örgütü başkanının, “Tamam din eğitimini anladık, onu yapmayın demiyoruz, ancak benim yetişmiş ara elemana ihtiyacım var, bana yani işverenlere ara eleman gönderin.” yönündeki açıklamasını hatırlattı. Zira aynı toplantıya, Çalışma Sosyal Güvenlik Bakanı ile o zaman başbakan olan, bugünkü Cumhurbaşkanı Erdoğan da katılıp konuşma yapmışlardı. Yani işveren örgütü başkanı bunları bakan ile başbakanın hazır bulundukları toplantıda söylemek suretiyle onlara mesaj vermişti. Bugün geldiğimiz nokta, mesajın alındığını ve gereğinin yapıldığını gösteriyor. Bugün artık devleti yönetenler ile işverenlerin söyledikleri birebir örtüşüyor. Tabii sorun ara eleman sorunu değil, sorun okumuş yetişmiş bireyleri istedikleri şartlarda çalıştıramayacakları endişesi taşımalarıdır. Kısacası devlet işveren ikilisi el ele eğitimsiz, verilene razı, itaatkâr bireyleri emeği sömürme aracı olarak kullanmanın peşindeler. Buna ailelerin eskiden çocuklarını mahalledeki zanaatkârlara, “Eti senin kemiği benim.” diyerek verdikleri geleneksel bakış açısı da eklenince, artık milyonlarca çocuk ve genç, daha iyi bir eğitime ulaşabilme imkânından mahrum kalacaktır. Zira ekonomik krizin yoksullaştırdığı milyonlarca aile çocuğunun bir an önce hayata atılmasını ve aileye katkı vermesini istiyor.
Evet, eğitim paralı hale getirildi ve devlet kendi okullarına üvey evlat muamelesi yaparken, özel eğitim kurumlarına bütçeden kaynak aktarıyor. Nitekim aileler çocuklarını özel okula göndersinler diye öğrenci başı eğitim desteği veriliyor. Ailelere veriliyormuş gibi gösterilen bu destek özel eğitim kurumlarına veriliyor. Kısacası yurttaşların vergilerinden özel eğitimi teşvik için kaynak aktarılıyor. Özel okullara çeşitli teşvikler verilirken, devlet kendi okullarının temizliğini yapacak eleman bile istihdam etmiyor. Okulların kırtasiye ihtiyaçları karşılanmadığı için okul idarecileri velilerden kırtasiye talep etmek zorunda kalıyorlar. Maalesef bugün ülkenin dört bir yanını sarmış olan kolejlerde, parası olan zenginlerin veya bankalardan kredi çekmek zorunda kalarak borçlanan orta sınıfa mensup yurttaşların çocukları görece daha iyi eğitim alma şansına sahipken, Anadolu’da imkânı olmadığı için eğitime ulaşamayan birçok çocuk okuma olanağından mahrum kalmaktadır. Ne yazık ki, ülkeyi yönetenler parası olmadığı için çocuğunu koleje gönderemeyen ailelerin çocuklarını meslek eğitimi adı altında sermayenin insafsızlığına terk ediyorlar.
Anayasanın 10. maddesindeki eşitlik ilkesi ile 42. maddesinde ki, “Eğitim ve öğretim, devletin başta gelen ödevlerindendir.” ilkesine aykırı olan bu uygulama, bu ülkenin milyonlarca zeki çocuğunun okumasının önünü kapatıyor. Halbuki eğitim, devletin tüm yurttaşlarına parasız ve ulaşılabilir şeklide sunması gereken temel ödevlerinden biridir.
