Kendine Yeten Bir Bellek
“Self-contained” deniyor.
Kendine yeten.
Kendi içinde tamamlanan,
başka hiçbir şeye ihtiyaç duymayan.
Ama insan kendine ne zaman yetti?
Hatırlamak zorunda kaldığında mı,
yoksa unutmayı seçtiğinde mi?
Son zamanlarda şunu düşünüyorum:
Bir insan olmak mı daha zor,
yoksa bir nesne olmak mı?
Nedense aklıma hep
bir fotoğraf makinesi geliyor.
Fotoğraf makinesi olmak istiyorum (camera obscura).
Çünkü fotoğraf makinesi unutmaz.
Gözünü kapatamaz.
Bakmamayı seçemez.
Önüne düşen ışığı alır
ve onu olduğu gibi saklar.
İlk fotoğraf makinesinin hikâyesini okumuştum.
Sekiz saatlik bir pozlama.
Sekiz saat boyunca ışık
aynı yere düşüyor
ve görüntü orada kalıyor.
Silinmeden.
İnsan sekiz saat bakamaz.
Sekiz dakika bile zor.
Çünkü insan,
baktığı şeyle yaşamak zorunda kalır.
Vicdanı vardır,
korkusu vardır,
kaçma ihtimali vardır.
Makine kaçmaz.
Unutmaz.
Taraf seçmez ama
gerçeği olduğu gibi tutar.
Kobane’de olanlar bir an değildi.
Bir anmış gibi anlatıldı sadece.
Sonra gündem değişti.
Herkes başka şeylere baktı.
Ama orada kalanlar
başka bir hayata bakamadı.
Savaş bitmedi.
Sadece yön değiştirdi,
isim değiştirdi,
sessizleşti sandık ama durmadı.
Bugün Rojava’da yine savaş var.
Bugün insanlar yine yerinden ediliyor.
Bugün çocuklar,
oyunlardan önce
saklanmayı öğreniyor.
Ve Halep’te…
Şêx Meqsûd ve Eşrefiye.
Bu iki mahallede şu an savaş var.
Bu, geçmişte kalmış bir çatışma değil.
Şimdi oluyor.
Silah sesleri hâlâ duyuluyor.
İnsanlar evlerinin içinde
hedef hâlinde yaşıyor.
Şêx Meqsûd ve Eşrefiye’de yaşam
artık bir adres meselesi değil,
bir var olma ısrarı.
Burada insanlar yalnızca bombalardan sakınmıyor;
silinmeye karşı duruyor.
Gün, patlamalarla bölünüyor.
Gece, sessizlikle sınanıyor.
Çocuklar oyunlardan önce yön bulmayı,
yetişkinler umuttan önce sabrı öğreniyor.
Bu mahallelerde kalmak,
“biz hâlâ buradayız” demenin
en çıplak hâli.
Bu yaşananların siyasi bir yönü var.
Bu bir tesadüf değil.
Türkiye’nin desteklediği silahlı çeteler
bu mahalleleri hedef alırken,
bedeli çocuklar ve kadınlar ödüyor.
Devletler konuşuyor,
haritalar çiziliyor;
ama korkusuyla, kaybıyla
orada olan yine Kürtler.
Ben bütün bunlara bakarken
bir insan olarak yetemiyorum kendime.
Çünkü insan bir noktadan sonra
ya alışıyor
ya da görmemeyi öğreniyor.
Ben görmemeyi öğrenmek istemiyorum.
O yüzden fotoğraf makinesi olmak istiyorum.
Çünkü makine
“sonra” demez.
“Şimdi değil” demez.
Olanı alır
ve orada tutar.
İnsan unutabiliyor.
Ama unutulan şeyler
bir daha adaletle buluşamıyor.
Biz Kürtler için unutmak tehlikelidir.
Unutursak,
yok sayılmak kolaylaşır.
Unutursak,
aynı acı tekrar tekrar yaşanır.
Bu yüzden
kendine yeten bir bellek olmak istiyorum.
Gördüklerimi saklayan,
geleceğe bırakan bir bellek.
Çünkü adalet gecikebilir.
Ama hafıza kaybolursa
adaletin yolu da kaybolur.
Tam da bu yüzden
bir fotoğraf makinesi olmalıyım.
Yüzünü çevirmeyen,
unutmayan,
karanlıkta bile kaydeden bir bellek gibi.
Kürdün yüzyıllardır çektiği acıyı,
kadınların suskunluğa zorlanan çığlığını,
çocukların yarım kalan çocukluğunu,
Şêx Meqsûd’un ve Eşrefiye’nin
bugün yaşadıklarını
belleğimde tutmalıyım.
Çünkü biz hatırlamazsak,
başkaları her şeyi
hiç yaşanmamış gibi anlatır.
