Uzun zaman oldu yazmayalı.
Belki de sustum çünkü kelimeler yoruldu.
Her gün yeni bir savaş manşeti, her akşam yeni bir ekonomik tablo, her sabah başka bir çocuğun kayboluşu… İnsan bir yerden sonra kendi ruhunu korumak için gözlerini kapatmak istiyor. Ama ne mümkün… Bu ülkede gözünü kapatsan bile karanlık içeri sızıyor.
Geçen gün bir alışveriş merkezinde dolaşırken Ramazan’ın gelişini gördüm. Hayır, takvimde değil; vitrinlerde. Işıklı hilaller, altın yaldızlı peçeteler, şatafatlı iftar masaları, “özel Ramazan koleksiyonu” yazan etiketler… Neredeyse yılbaşı ağacının yerine dev bir hurma ağacı koyacaklar. Sanki Ramazan bir ibadet ayı değil de yeni sezon lansmanı.
Ramazan neydi?
Aç kalınca fakiri anlamak değil miydi?
Nefsini terbiye etmek, gösterişten arınmak, lokmanı bölüşmek değil miydi?
Şimdi ise “VIP iftar deneyimi.”
Açlığın bile premium paketi var.
Bir yanda rezervasyonsuz girilemeyen otel iftarları, diğer yanda evinde tüpü bitmiş bir anne.
Bir yanda “Ramazan’a özel lüks masa takımı”, diğer yanda çocuğuna süt alamadığı için suyu kaynatıp içiren babalar.
Bu süs, bu şaşa, bu parıltı neyin habercisi? Gerçekten bolluğun mu, yoksa bir şeylerin üstünü örtme telaşının mı?
Kaybolan çocukları sormayalım diye mi?
Her gün bir fotoğraf düşüyor sosyal medyaya: “Görenlerin en yakın karakola bildirmesi rica olunur.”
O fotoğraflar birkaç gün sonra kayboluyor.
Çocuklar gibi.
Ve dünya sadece bize ait değil bu utançta. Epstein dosyalarını hatırlayın.
O dosyalar açıldığında herkes şok oldu, herkes öfkelendi, herkes lanet okudu. Sonra ne oldu?
İsimler havada asılı kaldı.
Güçlü olanların çevresi kalın duvarlarla örüldü.
Çocuklar yine yalnız kaldı.
Bir adada kurulan kirli düzen ile bir mahallenin arka sokağında kaybolan çocuk arasında aslında büyük bir fark yok.
İkisi de güç karşısında savunmasız.
İkisi de para ve nüfuzun gölgesinde görünmez.
Biz ise vitrinlere bakıyoruz.
Altın renkli hurma tabaklarına.
Işıklı “Hoş Geldin Ramazan” yazılarına.
Belki de ışıkları biraz kısalım diye bu kadar parlatıyorlar her yeri.
Karanlık daha görünmesin diye.
Ramazan; açlıktan başı dönen çocuğun başını okşamaktır.
Ramazan; kimsenin görmediği bir zarfı kapının altından bırakmaktır.
Ramazan; israf edilen iftar sofralarında selfie çekmek değildir.
Ama birileri bu hayatı cennet vaadiyle yaşıyor.
Kendine tapanlara sabır, açlık ve tevekkül nutukları atarken; kendi sofralarında ithal kahveler, son model telefonlar, lüks araçlar…
Mercedeslerin camı koyu, vicdanların camı daha koyu.
Kürsülerde “israf haramdır” deniyor,
arkadaki salonda beş çeşit tatlı servis ediliyor.
Televizyonlarda “aile kutsaldır” deniyor,
ama çocukların güvenliği istatistikten ibaret kalıyor.
“Ekonomi çok iyi” deniyor,
ama pazar filesi her hafta biraz daha hafifliyor.
“Yiyin efendiler yiyin…” diyesim geliyor bazen.
Yiyin ki sofralarınız dolsun ama gözleriniz doymasın.
Yiyin ki tabaklarınız taşsın ama vicdanınız boş kalsın.
Yiyin ki gündemi bu kadar meşgul etmeyin; biz de kaybolan bir çocuğun adını fısıldayabilelim en azından.
Ramazan’ın ruhu; ışıklı masa runner’larında değil, karanlık bir evde sessizce edilen duadadır.
Ramazan; altın varaklı tabaklarda değil, ikiye bölünmüş bir ekmeğin yarısındadır.
Ramazan; vitrinlerde değil, utanmayı bilen,emeklinin,işçinin halini anlayan vicdanlardadır.
Belki ben fazla hassasım.
Belki de bu çağda sade kalmak bir tür isyan.
Ama biliyorum ki gösteriş arttıkça merhamet azalıyor.
Süs çoğaldıkça anlam eksiliyor.
Gürültü yükseldikçe hakikat kısılıyor.
Biz ne zaman ibadeti dekor yaptık?
Ne zaman yoksulluğu sabır dersi, zenginliği kader ödülü saydık?
Ne zaman çocukların çığlığı, alışveriş müziğinin altında kayboldu?
Belki de asıl mesele Ramazan değil.
Mesele; zincirlerini görmeyenlerin özgürlük sandığı hayatlar.
Ve yazımı, anlamı yıllar geçse de eskimeyen bir sözle bitirmek istiyorum.
“Yalnızca köleler efendisinin sarayı ve servetiyle gurur duyar; çünkü beyninden yoksun her insan zincirsiz köledir.”(Ernesto Che Guevara)
