Veli Beysülen


İşçiden kopmuşluğun sonucu!

.


“Biz masada rakam söylemeyeceğiz, işveren tarafının rakam getirmesini bekleyeceğiz.” 

Bu sözler, 18 Aralık 2023 tarihinde 2024 asgari ücretini belirlemek üzere 2. toplantısını yapan asgari ücret tespit komisyonunda işçi tarafını temsil eden TÜRK-İŞ Genel Başkan Yardımcısı Ramazan Ağar’a ait. Ağar, toplantı çıkışında kendisine, “Kırmızı çizginiz var mı?” diye soran gazeteciye ise “Kırmızı çizgi falan bunlar boş işler” şeklinde cevap verdi.  

Bu açıklamalar, 7 milyon asgari ücretle çalışan işçi ile ailesini direkt, yaklaşık 18 milyon işçiyi, kamu çalışanlarını, emekliler ile ailelerini ise dolaylı olarak ilgilendiren bir ücretin belirleneceği masada, milyonlarca insanı temsilen oturan TÜRK-İŞ’in asgari ücrete bakışını ortaya koymaktadır.  

Elbette Ağar’ın açıklaması, TÜRK-İŞ’in sadece asgari ücrete bakışını değil aynı zamanda sendikacılık anlayışını da ortaya koymaktadır. Zira bu açıklama işçi tarafını temsil eden TÜRK-İŞ’in günün koşullarında bir işçi ile ailesinin asgari düzeyde yaşayabilecekleri asgari ücret rakamına ilişkin bir ön hazırlığının olmadığını, dolayısıyla işveren tarafının masaya getireceği rakam üzerinden yürütülecek pazarlık sonucu belirlenecek rakama onay vereceğini gösteriyor. Halbuki bir sendika, işverenin lütufta bulunmasını bekleyen değil, kendi teklifini masaya koyan ve pazarlığın kendi teklifi üzerinden yürütülmesini sağlayan taraftır.

 Sendikacılığı az çok takip eden herkes, yıllardır bu ülkede toplu iş sözleşmelerinde bu yöntemin uygulandığını gayet iyi biliyor. Herhangi bir işyerinde yetki alan sendika, üyelerinin ekonomik ve sosyal hakları ile idari konulardaki talep ve beklentilerini yansıttığı toplu sözleşme taslağını hazırlayarak işverene veya üyesi olduğu işveren sendikasına iletmektedir. Böylece imzalanacak olan toplu iş sözleşmesi görüşmeleri bu taslak üzerinden sürdürülmektedir. Kısacası sendikal mevzuat gereği talepte bulunan taraf işveren veya sendikası değil, işçi sendikasıdır.  

Kuşkusuz asgari ücretin belirlenmesinin bir toplu iş sözleşmesi olmadığını, dolayısıyla toplu sözleşme mevzuatının uygulanmayacağını söyleyenler olacaktır. Elbette asgari ücret tespiti, ekonomik ve sosyal hakların yanı sıra idari konular ile iş yerinde iş ahenginin sağlanmasına dair düzenlemeleri içeren bütünlüklü bir toplu sözleşme değildir. Ancak öyle olması, talep örgütü olan sendikanın talepte bulunmasına engel değildir. O zaman bilimsel veriler ışığında belirlenecek bir rakamı masaya koymamak ve kabulü konusunda ısrarcı olmamak baştan teslimiyettir.        

Peki, her biri yıllardır bu ülkede güya sendikacılık yapan TÜRK-İŞ yöneticileri bunu bilmiyorlar mı? Elbette biliyorlar. Ancak bildikleri bir şey daha var, o da masaya getirecekleri rakamın kendileri açısından taşıdığı risktir. Zira TÜRK-İŞ yönetimi, devlet ve işveren temsilcilerinin birlikte hareket ettikleri komisyonda işçilerin ve kamuoyunun beklentilerinin çok altında rakam belirleneceğini, dolayısıyla Türkiye koşullarında asgari ücretle çalışan bir işçi ile ailesinin, asgari düzeyde yaşayabilecekleri daha yüksek bir rakamı masaya getirdiği takdirde bunun kabul edilmeyeceğini ve günün sonunda masadan kalkmak veya teklifinin çok altında belirlenmiş olan rakama imza atmak zorunda kalacağını biliyor. Aynı TÜRK-İŞ yönetimi, beklentilerin altında bir rakamı masaya sunduğu takdirde çalışanlar ile kamuoyunun baskısı altında kalacağını da bildiği için rakam telaffuz etmekten kaçınıyor.

Öte yandan, son yıllarda asgari ücretin belirlenmesinde izlenen yöntem kanun ve yönetmeliğe aykırıdır. Çünkü rakamın belirlenmesinde son sözü Cumhurbaşkanı söylemektedir. Yani her konuda olduğu gibi asgari ücretin belirlenmesinde de artık tek söz sahibi saraydır. Nitekim 11 ve 18 Aralık 2023 tarihlerinde yaptığı iki toplantıda rakam konuşmayan komisyon, sarayın programı yoğun olduğu için üçüncü toplantının tarihini belirleyemedi. Halbuki yerleşmiş teamül gereği komisyon, her toplantıda bir sonraki toplantının tarihi belirleyip, toplantının bitiminde basın ve kamuoyuyla paylaşmaktadır. Bu yıl öyle olmadı ve ikinci toplantının yapıldığı 18 Aralık’tan 27 Aralık’a kadar çalışanlar, basın ve kamuoyu üçüncü toplantının ne zaman yapılacağını öğrenmeye çalıştı. Nihayet 27 Aralık tarihinde komisyonun Cumhurbaşkanı tarafından saraya çağırıldığına dair haberler basına düştü. 16.30’da saraya giden komisyon üyeleri, Cumhurbaşkanının partisi AKP’nin genel merkezinde olmasından dolayı parti genel merkezine geçerek burada kendisiyle görüştüler. Bu görüşmenin yapıldığı saate kadar, taraflardan herhangi bir rakam önerisinin gelmemesi ve pazarlık yapılmamış olması, komisyonun önceki iki toplantısının dostlar alışverişte görsün mantığı ile yapıldığını gösteriyor. Tüm bunlar asgari ücret tespit komisyonunun işlevsiz olduğunu ve sırf yönetmelik hükümlerine uyuluyormuş görüntüsü vermek için usulen toplantıya çağırıldığını gösteriyor.    

Evet, işlevsizleştirilmiş bir komisyon uyguladığı ekonomik politika ile bir avuç sermayeye kazandırırken, bu ülkenin emekçi büyük çoğunluğunu sefalete sürüklemiş olan tek adam yönetiminin yanına yedeklenmiş olup, asgari ücret belirlenmesinde kendisine verilmiş olan figüran rolünü en iyi şekilde oynayan Türkiye’nin en çok üyeye sahip işçi sendikaları konfederasyonu. Nasıl, tam bir orta oyunu değil mi? Gerçi hakkını yememek lazım, TÜRK-İŞ Genel Başkanı, Cumhurbaşkanı ile görüşmek için yola çıkarken, taleplerinin 17.500 lira olduğunu açıkladı. Aynı saatlerde işveren tarafı ise 16.500 lira öneriyordu. Görüşmeden ise 17.002 lira çıktı. Dikkat edin toplantı demiyorum görüşme diyorum. Zira yasa ve yönetmelik gereği toplanıp karar alan bir komisyon yok. İşçi ve işveren tarafları ile görüşüp son kararı veren partili cumhurbaşkanı var. İlginç değil mi? İki tarafın belirlenecek rakamın 500 lira altını veya üstünü söyleyerek girdiği görüşmeden, 17.002 lira çıktı. Peki, 17.000 liranın üstünde verilmiş olan 2 lira nereden gelmiş olabilir? Elbette TÜRK-İŞ’in müthiş pazarlık yeteneği sonucu gelmiştir. İlginçtir, tüm bu görüşme ve açıklamalar yapıldıktan sonra, Cumhurbaşkanının talimatı ile 17,002 lira olarak belirlenen asgari ücret rakamını açıklamak üzere iki taraf temsilcileri ile basının karşısına geçen, Çalışma Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Işıkhan’a dönen TÜRK-İŞ Genel Başkanı, bizim onayımız yok dedi. Genel Başkan, daha sonra basına, "Biz asgari ücretin 18.000 lira olmasını ve yılda iki sefer belirlenmesini talep ettik, kabul edilmeyince karara imza atmadık." dedi.  

Halbuki hükümet yetkilileri aylar öncesinden asgari ücretin 2024 yılı için sadece bir sefer belirleneceğini açıklamışlardı. Dolayısıyla, TÜRK-İŞ’in buna hazırlıklı olması ve taleplerini çok önceden açıklayıp masada arkasında durması gerekirdi. Bunu yapmayıp, son anda dostlar alışverişte görsün mantığıyla taleplerde bulunmak acizliktir.    

Kuşkusuz TÜRK-İŞ’in bu acizliği bir yılda ortaya çıkmadı. Bu durum yıllardır yaşanıyor ve hükümetin veya işveren tarafının masaya getirdiği teklif üzerinden pazarlık yapıyormuş görüntüsü veriyor. Günün sonunda hükümet birkaç puanlık adım attığında ise bunu başarı olarak hanesine yazıyor. Yukarıda yazdıklarımdan anlaşılacağı üzere, aslında pazarlık denen şey basit bir orta oyunu. Elbette milyonlarca emekçinin kaybettiği bu orta oyununda kazançlı çıkmış gibi görünen tek taraf TÜRK-İŞ yönetimi değil. Çünkü asgari ücretin TÜRK-İŞ’in son anda telaffuz ettiği rakamın 498 lira altında işveren teklifinin ise 502 lira üstünde belirlenmesi, Cumhırbaşkanının lütfu olarak algılatılacak ve onun işçi severliği ballandırılarak anlatılacaktır.

 Maalesef TÜRK-İŞ bugüne kadar hep yukarıdan lütuf bekledi ve hiçbir zaman asgari ücretlinin kaybı şu kadar, bunun telafisi için asgari ücret şu rakama çıkarılmalı, olmazsa şunu yaparız demedi. Sadece cumhurbaşkanı ile bakanlardan lütufta bulunmalarını beklediği için diğer birçok konuda olduğu gibi, milyonlarca insanın alacağı asgari ücretin ne kadar olacağına da artık tek adam karar veriyor.  

Tüm bunlar ortadayken, bu ülkede yaşayan çalışan, emekli tüm emekçileri direkt veya dolaylı olarak ilgilendiren bir ücretin belirlenmesinde işçileri temsil eden bir konfederasyonun masada sergilediği tutum, emekçilerden kopmuş olmasının sonucudur.   21 yıllık iktidarında tüm ücretlerin reel olarak gerilemesine yol açmış bir iktidarın yanında duran ve politikalarına destek veren TÜRK-İŞ ve HAK-İŞ konfederasyonlarının aksine DİSK 3 aydan fazla bir zamandır, “Gelirde Adalet, Vergide Adalet!” sloganıyla sokaklarda ses yükseltiyor. Bu süreçte İstanbul’dan Ankara’ya yürüyen DİSK’in, çalışanların maaşlarından kesilen gelir vergilerinin düşürülmesi için hazırladığı kanun teklifi, ana muhalefet partisi CHP tarafından TBMM başkanlığına verildiği halde, gündeme alınıp görüşülmediği için şirketlerin vergilerini affeden iktidarın, az kazanandan çok, çok kazanandan az vergi aldığı, adaletsiz vergi sistemi bütün acımasızlığı ile devam ediyor!                                                  

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.