Bu yazı serisinin önceki bölümlerinde, Cumhuriyetin ilk yıllarında uygulanan karma ekonomik modeldeki işçi sınıfı yapısı ile 1980 yılından itibaren uygulanan yeni ekonomik (Neoliberal) modelin sınıfın yapısında yaptığı genel dönüşümü ve sektörel bazdaki gelişmelerin yansımalarını ele aldım. Bu bölümde, özellikle AKP döneminde çalışma hayatına monte edilen yeni çalışma biçimlerinin yanı sıra dijital teknolojinin çalışma hayatına girmesinin yol açtığı dönüşümleri ele alacağım.
Önceki bölümlerde, 2002 yılında iktidar olan AKP’nin el attığı ilk alanlardan birinin çalışma hayatı olduğunun altını çizmiştim. Özellikle 1980’li yıllardan itibaren sermaye örgütleri, iş hayatını düzenleyen 1475 sayılı kanunun çok katı kurallar içerdiğini, kendilerinin rahat hareket edemediklerini dile getirirlerdi. Daha açık bir ifade ile işverenler, 1971 yılında yürürlüğe giren 1475 sayılı iş kanununun işçileri koruyan genel mantığından rahatsızdılar. Zira kanun esnek çalışmaya izin vermiyor, günlük haftalık ve aylık çalışma saatlerine uyulmasını esas alıyor ve ihtiyaç halinde fazla çalışma (mesai) yapılmasını işçinin onayına bağlayarak, ek ücret ödeme zorunluluğu getiriyordu. Bunun gibi birçok düzenlemeyi içeren iş kanununun mantığı çalışma hayatını kurallı çalışmanın hâkim olduğu şekilde düzenlemekti. Kuşkusuz esnek çalışmanın savunucuları, başta uzaktan ofis veya evden çalışma biçimi olmak üzere, esnek çalışma biçimlerinin çalışana çalışma mekan ve saatlerini seçme özgürlüğü tanıdığı savını ileri sürseler de özgürlük diye sunulan bu çalışma biçimlerinde onlarca çalışan birbirinden habersiz aynı işverene hizmet sunarken, her biri yalnızdır ve güvenceden yoksundur. Zira aynı işverenliğe iş yapmasına rağmen, çalışanlar birbirinden habersizdirler. Bu nedenle bir araya gelemezler, örgütlenip, toplu pazarlık haklarını kullanamazlar. Öte yandan parça başı çalışma, çağrı üzerine çalışma, evde iş yapma, sanayiye hizmet veren ofislerde çalışma, sözleşmeli çalışma ve en son getirilen kiralık işçi bürolarından birinin elemanı olarak, farklı zamanlarda farklı işyerlerine kiralanarak çalışma biçimi, çalışma hayatını kuralsızlaştırıp örgütlenmeyi (sendikalaşmayı) engelleyen çoğu sigortasız, kayıt dışı çalışma biçimleridir. Özellikle kiralık iş ilişkisi işkolu açısından sıkıntılıdır. Zira bu tür bürolarda çalışanlar farklı işkollarında faaliyet yürüten işletme ve tesislerde geçici istihdam edilebilmektedirler. Bunun yanında eskiden işyerlerinde istihdam edilen belli bir alanın eğitimin almış teknik personel, uzmanlık hizmetlerinin dışarıdan satın alınmasından dolayı, işyerlerinin dışına çıkarıldı ve yalnızlaştırıldı.
Bu yazı serisinde buraya kadar yazdıklarımla Türkiye’de sanayi ve hizmetler yapısı ile istihdam biçimleri hakkında bilgi aktarmaya çalıştım. Kabul etmek gerekir ki, Türkiye çalışma hayatında AKP’nin iktidar olduğu 2002 yılından bu yana çok daha hızlı bir dönüşüm yaşadı ve işçinin aleyhine işverenlerin lehine olacak şekilde esnek kuralsız çalışma biçimleri işçi sınıfına çok şey kaybettirdi. Buna karşın, sendikal hareket tarihinin en zayıf dönemini yaşıyor demek abartı olmaz. Bunun sosyal ve siyasal birçok nedeni var ve bunlar bu yazıya sığamayacak kadar uzun uzadıya konuşulması gereken nedenlerdir. Kuşku yok ki bunun en önemli nedeni, birçok yazıda yazdığım gibi, 12 Eylül faşizminin bu ülke toplumuna dayattığı tekçi anlayıştır. Zira bu anlayış toplumu düşünemeyen bireyler topluluğuna dönüştürdü. Bu nedenle, yoksullaşan toplum kendisini yoksullaştıran politikaları uygulayan popülist siyasi figürler ile onların başında bulundukları siyasi partileri kurtarıcı olarak görüyor ve peşinden gidiyor.
Tüm bunlar, Türkiye sendikal hareketinin, genelde toplumun özelde ise işçi sınıfının 1960’ların toplumu ile işçi sınıfı olmadığı gerçeğini görerek, işçi sınıfının bu yeni yapısına uygun ülkenin tamamına hitap edecek şekilde kendisini konumlandırması gerektiğini gösteriyor. Zira artık karşısında topluca ulaşabildiği sanayi havzaları ile tüm işlerin tek işletme içinde yapıldığı komplike işletmeler yok. Bunun yanı sıra, geçmişte eğitim sağlık gibi devlet tarafından verilen hizmetlerde kamuda beyaz yakalı olarak istihdam edilen eğitimli çalışanlar, bu alanların özelleştirilmesinden dolayı artık özel sektörde mavi yakalı olarak işçi statüsünde çalışıyorlar. Hizmetler çeşitlendi ve yaygınlaştı. Çalışma hayatına yeni çalışma biçimleri monte edildi. İşçiyi koruyan birçok düzenleme kanunlardan tasfiye edildi. Grev yasakları işçinin hak alma mücadelesinde elinde tuttuğu silah olan üretimden gelen gücünü kullanmasını işlevsizleştirdi. O zaman sendikaların fiili ve meşru mücadeleyi ivedilikle önlerine koymaları gerekiyor. Bu mücadelede rehber, insan hakları belgeleri ile Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) sözleşmeleridir.
Kuşkusuz mücadeleyi işyeri veya işkolu ile sınırlı tutmak sonuç almada sıkıntı yaşanmasına yol açmaktadır. O zaman mücadeleyi ortaklaştırmak, ülke geneli ile evrensel boyuta taşımak esas olmalı. İşçi, memur, emekli üretici köylü ortak mücadeleler için programlar oluşturulmalı. Sendika-siyaset ilişkisinde örgütsel bağımsızlık titizlikle korunmalı, hiçbir siyasi parti veya yapı sendikayı yedeğine alma çabasında olmamalı. Siyaset üstü olmak veya siyasetten uzak durmak değil, örgütsel bağımsızlık özenle korunarak, siyasetin hayatın her alanını belirleyen olduğu gerçeği göz önüne alınmalı ve siyasete örgütlü müdahale edilmelidir. Demokratik, şeffaf, hesap veren, işçinin katılımını özendiren örgütsel yapı sendikal hareketin vazgeçilmezi olmalı, demokratik kitle ve sınıf sendikacılığı ilkesi mutlak suretle hayata geçirilmeli.
Evet, DİSK Yönetim Kurulunun, Konfederasyon Genel Merkezinin Ankara’ya taşınması yönünde, Konfederasyon 16. Olağan Genel Kurulunda yapılan tüzük değişikliğini, uygulamak üzere aldığı kararın, örgüt içinde ve dışında tartışmalara yol açması, uzun süredir kafamda yer etmiş olan işçi sınıfının yapısındaki dönüşümü yazma düşüncemi uygulama konusunda yol gösterici oldu. Yazımı konuyla ilgili bir değerlendirme ile noktalayacağım.
Daha öncede belirttim, amacım tartışmanın tarafı olmak değil, mücadeleye yapabildiğim kadarıyla perspektif sunmaktır.
Kuşkusuz mücadele yol ve yöntemleri tartışılırken, geçmiş unutulmadan ondan dersler çıkarılmalıdır. Dolayısıyla DİSK’in birikimi, mücadelesi göz ardı edilmeden, kurulduğu 59 yıl öncesinden günümüze dünya ve Türkiye’deki siyasi, sosyal ve ekonomik değişimleri gözlemlemek gerekiyor.
DİSK 1967 yılında sanayi proletaryasının ağırlıkta olduğu, Marmara Bölgesi'nin merkezi İstanbul’da kuruldu. Özel sektör ağırlıklı, işçilerin toplu bulunduğu bir havzada kurulan DİSK işçi sınıfının en dinamik kalifiye kesimini temsil ediyordu. Dolayısıyla İstanbul DİSK’in mücadelesinin sembol kentidir. Ancak yazımda belirttiğim gibi Türkiye’nin değişen ekonomik modelinden dolayı sanayi ve hizmetler sektörü ülke çapına yayılmış bulunuyor. Dolayısıyla sendikal hareketin kendisini buna uygun konumlandırması kaçınılmazdır.
Geçmiş mücadeleleri, bu mücadelelerin verildiği alan ve mekanları DİSK’in sahiplenmesi elbette değerlidir. Ancak dar şablonlara sıkıştırılmış kısır tartışma mücadeleye zarar verir ve onu daraltır. Kısacası mücadelenin yol göstericisi sembol ve sloganlar değil, hayatın kendisi olmalı. Kaldı ki işçiye konfederasyon değil, sendikalar gider. Onları sendikalar örgütler ve toplu sözleşmeleri sendikalar imzalar. Konfederasyon ise bir yandan ilke ve kararları ile işçi sınıfının sendikal mücadelesine yol gösterir ve kendisine bağlı sendikaların temel mücadele ilke ve kararlarına bağlı kalmalarını denetleyip, mücadelelerinin yanında olurken, diğer yandan ülkenin genel siyasi, ekonomik ve sosyal politikalarına dair sözünü söyler. Bunun için bir yandan alan mücadelelerini örgütlerken diğer yandan yasama organı parlamento, yürütme organı hükümet ve yargı kurumları nezdinde kurumsal çalışmalar yapar, Görüşmelerde bulunur, toplantılara katılır ve toplantılar organize eder.
İşçi sınıfı örgütü DİSK’i ilke ve mücadelesini adrese indirgemek ve İstanbul’dan taşınan DİSK bürokratik sendikacılık yapar demek doğru bir yaklaşım değildir. DİSK kuruluş ilkelerinden uzaklaşacaksa İstanbul’da da olsa uzaklaşacaktır. Özellikle işçi sınıfının başkenti İstanbul'dur tespiti, işçi sınıfı mücadelesini tek kente indirgeyen, dar bir bakış açısıdır. Zira sanayi sektörü eski büyük komplike işyeri düzenini geride bırakmış, iş parçalanmış ve Anadolu'ya yayılmış durumda. Özellikle zincir marketlerin, kargo şirketlerinin, özel hastane ve okulların Anadolu’nun en ücra köşelerinde azgın sömürü altında yüzbinlerce insanı çalıştırdığı günümüzde 1960'ların sanayi yapılanması ile sınıfa başkent belirlemek doğru değildir. Zira yerel yönetim hizmetlerinin çeşitlenerek arttığı, hizmet sektörünün yeni istihdam biçimleri, hizmet satın alma ve yerel yönetimlere getirilen norm kadro ile farklı istihdam biçimlerine yönelme zorunlulukları sınıfın yapısında esaslı değişikliklere yol açmıştır. Öte yandan DİSK Ankara’ya taşınırsa bürokrat sendikacılık yapacak demek DİSK'in kadrolarına haksızlıktır.
O zaman mesele konfederasyonun adresi değil, kuruluş ilkeleri ile mücadelesini sahiplenerek günümüz işçi sınıfı yapısı ile yaygınlığına uygun mücadele perspektifi belirlemektir!
