"Türkiye bir demokrasi, ama aynı zamanda biraz da otoriter bir ülke. Ve Başkan Trump gerçekten bir dahi, öyle ki çözümün ona meşruiyet vermekte olduğunu tespit etti. Ve şu anda olan budur. Bence, bu görüşmenin sonucu olarak dramatik bir değişim göreceksiniz." Bu sözler ABD Ankara Büyükelçisi aynı zamanda Suriye temsilcisi Tom Barrack’a ait.
Hatırlayacaksınız, geçen Eylül ayında Birleşmiş Milletler genel kurul toplantılarına katılmak üzere ABD’ye giden Cumhurbaşkanı Erdoğan, ABD’ye gitmişken Başkan Trump’la görüşmek istemiş ve araya aracılar koymuştu. Hatta Erdoğan’ın, seyahat başlamadan önce, Trump’ın oğluyla İstanbul’da Cumhurbaşkanlığı çalışma ofisinde bir görüşme gerçekleştirdiğini CHP Genel Başkanı Özgür Özel açıklayınca kamuoyu öğrenmişti.
Büyükelçinin yukarıdaki açıklaması, Trump’ın diplomatik tarzını yansıtıyor gibi görünse de son günlerde yaşananlar, çok daha ilerisinde anlamlar ifade içeriyor. Zira Trump bulunduğu makamı, diğer ülke liderlerine meşruiyet verecek, dünyanın tümünün bağlı olduğu üst bir makam olarak görüyor.
Dünya 2026 yılına hızlı girdi. Maalesef bu hız, çelişkileri derinleştiren, çatışmaları kışkırtan ve topyekûn çatışma riskini gittikçe artıran hızdır. Zira silah gücü bakımından dünyanın en büyüğü olan, yayılmacı emperyalist emelleriyle dünya kaynaklarının tümünün kontrol etmeyi hedefleyen ABD’yi şu anda, kendisinde dünyaya hükmetme hakkı gören Donald Trump yönetiyor. Kuşku yok ki Trump, dünyanın farklı ülkelerde bulunan kaynakları, ABD menşeili kartellerin sömürüsüne karşı çıkan ve ülke kaynaklarını koruyan, her devlet ve hükümet başkanını hedef haline getirip bir şekilde görevden uzaklaştırma, olmazsa ülkeyi direk veya dolaylı işgal etme politikasının en pervasız uygulayıcısıdır.
İnsanlık 2026 yılına Trump’ın evrensel hukuk kurallarını, Birleşmiş Milletler sözleşmesini, uluslararası hukukla güvence altına alınmış devlet başkanlarının diplomatik dokunulmazlığı ile kişinin sahip olduğu bireysel haklarını çiğnediği bir kaçırma operasyonuyla başladı. Zira ABD, 3 Ocak’ı 4 Ocak’a bağlayan gece, uzun süredir hedefe koyduğu Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ile eşi Cilia Flores'i yataklarından sürükleyerek kaçırdı. İlk anlarda nereye götürüldüğü merak edilen Maduro ile eşi daha sonra elleri kelepçeli, gözleri bağlı, ayakları prangalı olarak New York’ra uçaktan indirildiler. Yapılan muamele bir devlet başkanından ziyade azılı bir suçluya yapılan türdendi. Trump ile ekibinin önemli simlerinin sonraki açıklamaları, bu muameleye diğer ülke liderlerine gözdağı vermek için bilinçli başvurulduğunu gösteriyor. Nitekim başvurulan çağdışı muamele, medya aracılığıyla bütün dünyaya servis edildi.
Dünya ne olduğunu anlamaya çalışırken, Trump ile ekibi peş peşe yaptıkları açıklamalarla başta Meksika, Küba, Kolombiya olmak üzere, ABD’ye boyun eğmeyen Amerika kıtasındaki ülkeleri tehdit ettiler.
Venezuela, Güney Amerika’da tespit edilen 303 milyar varil petrol rezervi ile dünya toplam petrol rezervinin %20’ine sahip ülke. Petrolün yanı sıra diğer birçok yeraltı zenginliğine sahip Venezuela, Maduro’nun selefi Hugo Chavez’in iktidar olduğu 1999 yılından bu yana, petrol ve madenleri, daha ziyade devlet tarafından işletildiği için özellikle ABD petrol tekellerine kapalı bir ülke. Uzun süredir, ABD'nin hedefinde olan Venezuela Devlet Başkanı'nın, korsanca yöntemlerle bir gece baskınıyla ülkesinden alınması ve ABD'ye götürülmesi, insanlığın yüzyıllar içinde biriktirdiği demokratik, diplomatik, hukuki ve ulusal egemenlik gibi tüm hakları yok etti. Esas itibariyle, yok edilen veya buharlaştırılan şey, bundan sonrası için gerek seçenin iradesinin bir öneminin olmadığının farkına varmasıyla, seçme hakkını kullanmaktan imtina etmesi gerekse seçilenin kendini güvende hissetmemesidir. Maalesef artık, tüm eksikliklerine rağmen, çoğumuzun haklı olarak beğenmediği burjuva demokrasisi bile uygulamada değildir.
Kuşku yok ki, ABD yönetimi bu operasyonla, dünyada ki tüm ülke liderlerine benim dediğimi yapmazsanız, bir gece ansızın gelip sizi sarayınızdan alırım mesajı göndermiştir. Bu mesajı alan liderler, bundan sonra, ülkelerinin kaynaklarına el koymak isteyen ABD'ye karşı çıkarken tekrar tekrar düşünmek zorundadırlar. Öte yandan, ulusal devletleri yönetenler bunu fırsata çevirecek ve ABD tehdidini, otoriterleşmenin aracı olarak kullanacaklardır. Kısacası bundan sonra ulusal devletlerden merkez emperyalist devlete doğru otoriterleşme dünyaya hâkim olacak.
Halbuki şu anda, Ortadoğu'da krallık, şeyhlik ve emirlik gibi, monarşiyle yönetilenlerin dışında, genellikle ulusal devletlerde sözde demokrasinin uygulandığı sistem hâkim. Sözde diyorum çünkü hemen hemen tüm ulusal devletlerde, yönetime hâkim olanlar karşısında yer alan muhalefeti baskı altında tutarak, iktidarını sürdürecek her türlü anti demokratik uygulama ile hukuksuzluğa başvuruyorlar. Buna en gelişmiş demokrasilerde bile rastlamak mümkündür. Zira özellikle batının gelişmiş sözde demokrasilerinde bile iktidarı elinde tutan burjuvazi, işçi sınıfı ideolojisini savunan siyasi partilerin iktidarının önünü kesmek için tedbirler geliştirmiştir. Kaldı ki demokrasiyi özümsemeye çalışan yurttaşlar, sistem içinde kendilerine yakın siyasetçiler ile başlarında bulundukları partileri tercih ederken bile türlü baskılarla sindirilirler. Maalesef bu operasyon, ulusal devletlerin egemenliklerini önemsizleştirdiği için bundan sonra yurttaşlar, iradelerinin yok sayıldığı gerçeğini görecek ve uygulanan burjuva demokrasisinde kendilerine tanınan sandık hakkını kullanmaktan imtina edeceklerdir. Özellikle son yıllarda, siyasetin çözüm üretme yeteneğini kaybetmesinin yurttaşta yol açtığı güvensizlik, dışarıdan müdahale edilebileceğinin eklenmesiyle daha da derinleşecektir. Kısacası yaşananlar, ulusal devletlerde siyasete katılımı ve demokratik hakların kullanımını olumsuz etkileyecek türdendir. Kuşkusuz bu operasyon, ABD menşeili kartellerin Venezuela'nın petrol ve değerli maden kaynaklarına çökmeleri için yapılmıştır. Venezuela'nın önceki lideri Hugo Chavez bir röportajda sunucunun, "ABD sizce neden Venezuela'ya saldırmak istiyor?" sorusuna, "Gezegenin petrol rezervinin büyük bölümü bu bölgede. Venezuela'da 100 yıldan fazla yetecek petrolümüz var" şeklinde cevap veriyor. Nitekim Operasyonun ardından kameraların karşısına geçen Tump’ın önce, "Dünyanın en iyileri olan ABD petrol şirketlerini devreye sokacağız” açıklamasında bulunması daha sonra ise gazetecinin, "ABD'nin, Venezuela'yı yıllarca yönetmesi mümkün mü?" şeklindeki sorusuna, "Biliyorsunuz bu bize hiçbir şeye mal olmayacak, çünkü yerden çıkan para çok büyük miktarda" diye cevap vermesi her şeyi açıkça ortaya koyuyor. Evet, her şey çok açık. ABD operasyonu demokrasinin olmaması, insan haklarının çiğnenmesi, uyuşturucu trafiğinin yönetilmesi gibi argümanlarla gerekçelendirmeye çalışsa da asıl mesele ülkenin devasa petrol rezervini yönetmektir.
Dünya genelinde tüm bunları görmezden gelip, ama ve fakatlarla cümleler kurarak, Maduro'nun anti demokratik uygulamaları vardı gerekçesini ileri sürenler, bu korsanlığın sadece destekçileri değil, bizzat ortağıdırlar. Özellikle Ortadoğu da demokrasi, özgürlük ve insan haklarının sınırlarından içeri girmesine izin vermeyen, krallık, şeyhlik ve emirlik gibi otoriter rejimlerle kol kola bölgeyi dizayn eden ABD'yi demokrasi havarisi ilan etmek, ABD’nin korsanlığını meşrulaştırmaktır.
Kuşkusuz bu meşrulaştırma, yazının girişine aldığım ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ın açıklamalarının anlamını net bir şekilde gözler önüne seriyor. Zira bugün Trump yarın başka ABD başkanı, biat etmez ve kaynaklarınızı ABD kartellerine açmazsanız, sizi terörist, uyuşturucu kaçakçısı ilan eder gelir alırız mesajı veriyor. Nitekim Trump, “Beni uluslararası hukuk bağlamaz, benim sınırımı benim kendi ahlakım belirler” diyerek bunu yapabileceğini ilan ediyor. Kuşkusuz bu ilan, insanlığın binlerce yıllık mücadelelerle, bedeller karşılığı oluşturduğu değerlerin bir çırpıda yok edilmesidir.
Öte yandan Trump, son günlerde İran’daki protestolar üzerinden, molla yönetimini sözde tehdit ediyor. Sözde diyorum çünkü ABD ile İsrail’in İran’daki protestolara destek yönünde yaptıkları açıklamalar, rejime hizmet ediyor. Rejim, ayaklanan halkı düşman iki devletin piyonları olmakla suçluyor ve uyguladığı şiddeti meşrulaştırıyor.
İlginçtir ama Trump yönetimindeki ABD, NATO’da müttefik olduğu komşu ülke Kanada’yı tehdit ediyor. Grönland adasını bize verin diye Danimarka’yı hatta müttefiki diğer Avrupa ülkelerini tehdit ediyor. Ya Grönland’ı güzellikle bize verirsiniz ya da ABD olarak biz başka yollara başvururuz diyerek, savaşmakla tehdit ediyor.
ABD’nin Venezuela’ya operasyon yaparak Güney Amerika’nın kendisine direnen diğer ülkelerini tehdit etmesinin bir diğer nedeni ise bu ülkelerin Çin ve Rusya’ya yanaşmaları ve onlarla ticari ilişkiler geliştirmeleridir. Zira ABD, kuzeyi ve güneyi ile tüm Amerika kıtasını kendi arka bahçesi olarak görüyor. Bu nedenle ekonomi ve teknolojide en büyük rakip olarak gördüğü Çin’i bölgeden uzak tutmaya çalışıyor. Kısacası 2026 yılı, ABD’nin insanlığın tüm birikimlerini yok eden hukuksuzluğu ile başladı!
