Veli Beysülen


İnkar Edilemez Gerçek, Milyonların Mutlak Yoksulluğu

.


 

29 Ekim Cumartesi günü Cumhuriyetin ilanının 99. yılıydı. Yani Türkiye Cumhuriyeti gelecek yıl ikinci yüzyıla devredecek. 30 Ekim Pazar günü başka bir mecrada yayınlanan, “Cumhuriyeti Cumhuriyet Yapan, Onun Demokratik Olmasıdır!” başlıklı yazımda, geçen 99 yılda Türkiye’de Cumhuriyetin olması gerektiği gibi demokratik olmadığını, dolayısıyla sıkıntıların hep devam ettiğini belirtmiş ve muhalefete, yapılacak seçimlerde Cumhuriyeti demokrasiyle taçlandırmaya var mısınız? diye sormuştum.

31 Ekim 2022 tarihinde konfederasyon genel merkezinde, konfederasyon ve bağlı sendikaların yönetim kurulu üyeleri ile işçilerin katılımıyla düzenlediği basın toplantısında, “İşçilerin 100’üncü Yılı Bildirgesi: Demokratik ve Sosyal Cumhuriyet ile Emeğin Türkiye’si” başlıklı bir açıklama yapan Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) Genel Başkanı Dr. Arzu Çerkezoğlu, “Sözlük tanımına baktığımızda cumhuriyet, bir ulusun egemenliği kendi elinde tuttuğu yönetim biçimine denir. Halk, topluluk anlamına gelen cumhur kelimesinden türetilmiş bir kavramdır. Yani özünde cumhuriyet halkın egemenliğine işaret eder” diyerek başladığı açıklamasının bir başka paragrafın da ise, “Özellikle nüfusun dörtte üçü ücret gelirleriyle geçinen bugünün Türkiye’sinde işçi sınıfının cumhurdan dışlanmasına dair her adım, aslında fiilen cumhuriyetin ortadan kaldırılmasına yönelik bir hamledir. Nüfusun dörtte üçünün kendi geleceği, ülkenin geleceği, neyi üreteceği, nasıl üreteceği ve nasıl bölüşeceği üzerinde söz ve karar hakkının olmadığı bir düzene her şey denebilir ama maalesef cumhuriyet denemez. Özellikle son 30-40 yılda, nüfusun hızla işçileştiği koşullarda hem nicel olarak çoğunluk olan hem de ülkenin tüm değer ve güzelliklerini üreten milyonların söz sahibi olmadığı bir cumhuriyet, ismiyle çelişecektir. Kısacası işçi sınıfı olmadan cumhuriyet olmaz.” diyerek açıklamalarının devamında demokratik bir cumhuriyet için yapılması gerekenlere dair açıklamalar yaptı ve Emeğin Türkiye’si için mücadele edeceklerini vurguladı.

Evet, kısa bir bölümünü aktardığım, uzun ve içerik olarak doyurucu bu açıklamanın tamamını buraya aktarmak niyetinde değilim. İsteyen herkes, DİSK’in web sayfası ile sosyal medya hesaplarından açıklamanın tamamına ulaşabilir. Çünkü bu yazının asıl amacı; ülkeyi yönetenlerin, toplumun hassasiyetleri üzerinden ürettikleri korku ve önyargılarla Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik bir cumhuriyete evirilmesine izin vermemelerinin, ülkenin Avrupa veya dünya genelinde işçi hakları bakımından alt sıralara demir atmasına yol açmış olmalarına dikkat çekmektir.    

 

Hatırlayacaksınız, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Bilgin bir süre önce “12-14 saat çalışma saatleri geride kaldı.” diyerek, Türkiye’de artık uzun süreler çalışılmadığını açıklamaya çalışmıştı. Maalesef bakan beyin mensubu olduğu 20 yıllık AKP iktidarı sayesinde durum kendisinin söylediği gibi değil. Çünkü AKP’nin iktidar olduktan sonra yaptığı ilk işlerden birisi, çalışma hayatını düzenleyen, günlük ve haftalık çalışma süreleri ile fazla çalışma hususlarında işverenlerin uymakla yükümlü oldukları, kesin kurallar getirmiş olan 1475 sayılı İş Kanunu’nu yürürlükten kaldırmak ve yerine esnek çalışma biçimlerini içeren 4857 sayılı İş Kanunu’nu getirmek oldu. Yeni iş kanununun yürürlüğe girmesiyle birlikte, Türkiye’de işverenlerin uzun yıllardır iktidarlardan istedikleri ancak önceki iktidarların yürürlüğe koyamadıkları esnek çalışma ve güvencesiz çalışma biçimleri, Türk iş mevzuatına girmiş oldu. Böylece Türkiye’de taşeron çalışma, çağrı üzerine çalışma, telafi çalışması, parça başı çalışma, uzaktan veya evden çalışma biçimleri uygulanmaya kondu. Bu alanda yaptığı son iş ise emek simsarlığına olanak sağlayan, 6715 sayılı “Özel İstihdam Büroları (kiralık işçi) kanununu yürürlüğe koyması oldu. Kısacası, AKP’nin yaptığı bu düzenlemelerle çalışma hayatına kuralsızlıklar hâkim oldu ve emek sömürüsü had safhaya ulaştı.

 

Son zamanlarda, çalışma koşulları, ücretler, sosyal haklar, örgütlenme, toplantı ve gösteri haklarının kullanımı ve gelir dağılımı konularında birçok uluslararası araştırmanın sonucu yayınlanmakta. Benim de zaman zaman yazılarımda yer verdiğim bu araştırmaların ortaya koyduğu veriler, Türkiye’nin bu alanların tamamında dünyanın en kötü ülkeleri arasında yer aldığını ortaya koyuyor. Çünkü Türkiye, yukarıda belirttiğim esnek ve kuralsız çalışma biçimleri ile artık işverenlerin işçileri günlük veya haftalık çalışma sürelerini gözetmeden uzun sürelerle, güvencesiz çalıştırdıkları bir ülkedir.

 

Kaldı ki işçiler, işverenlerin dayatmaları ile uzun süreli güvencesiz çalışmak zorunda kalmanın yanı sıra, uzun yıllardır uygulanan emek karşıtı politikalar ile son yıllarda uygulanan ekonomi politikaları nedeniyle, ücretleri de sürekli eriyor ve satın alma gücü geriliyor. Kuşkusuz bu durum, işçilerin artan yaşam maliyetini karşılayamamalarına ve ister istemez fazla mesai ücretine ihtiyaç duymalarına yol açıyor. Böylece işverenler, maliyetleri düşürmek üzere daha az işçi ile daha çok iş yapma olanağına sahip oluyorlar. Öte yandan işsizliğin had safhada olduğu Türkiye’de işçiler, kendilerini çalışacak iş arayan, işsizler ordusunun baskısı altında hissediyor ve dayatmalara sessiz kalıyorlar.

 

Yukarıda kısmen değindiğim gibi, uluslararası kurumların zaman zaman yayınladıkları araştırmalar, Türkiye’nin işçi hakları bakımından dünyanın en geri ülkeleri arasında olduğunu ortaya koyuyor.

 

Bir süre önce yayınlanan, Ekonomik Kalkınma ve İş birliği Teşkilatı'nın (OECD) çalışma sürelerine ilişkin raporu da bunlardan biri. Rapor: Türkiye'de halen çalışanların %15,1’inin haftada 60 saatten daha fazla çalıştığını ortaya koyuyor ki bu haftada 1 gün tatil zorunluluğu olduğuna göre, 6 gün için günlük 10 saat ve üzeri bir çalışma süresi demektir. Halbuki kanuna göre Türkiye’de günlük çalışma süresi 7,5 saat, haftalık ise 45 saattir. Maalesef raporun ortaya koyduğu bu verilere göre, Türkiye, uzun süre çalışmada 38 OECD ülkesi içinde zirvede yer alıyor. Türkiye, haftalık ortalama çalışma saatinde ise 45,6 saat ile OECD ülkeleri içinde Kolombiya'dan sonra ikinci sırada yer alıyor.

 

2020 yılı verilerinin yer aldığı rapora göre, OECD ülkelerinde 60 saatten fazla çalışanların oranı ortalama %4,4 olurken, Türkiye %15,1 ile 38 ülke içinde ilk sırada yer aldı. Rapora göre, OECD ülkelerinin bazılarında haftada 60 veya daha fazla saat çalışma oranı ise şu şekilde: Kolombiya %14,2; Yunanistan %9,6; Japonya %5,6; Fransa %4,5; İngiltere %4,1; Almanya %2,2 ve Macaristan %0,7.

 

Veriler yayınlayan bir başka merkez Avrupa İstatistik Ofisi Eurostat’ın son verilerine göre, AB ve çevre ülkelerde 2020 yılında haftalık ortalama çalışma süresi en fazla olan ülke Türkiye çıktı.

 

Evet, Eurostat 2020 yılında Türkiye'deki haftalık ortalama çalışma saatinin 42,45 olduğuna işaret etti. Yine rapora göre 2020 yılında Türkiye’de çalışma saati ortalamasının en düşük olduğu çeyrek ise Covid-19 pandemisinin etkisini arttırmasından dolayı hükümetlerin daha sıkı tedbirler almak durumunda oldukları ikinci çeyrek oldu. Bu dönemde Türkiye'de haftalık çalışma saati ortalamasında da bir gerileme yaşandı ve 39,3 saat oldu. Aynı dönemde Türkiye'yi 40 saat ile Yunanistan takip ederken, Avrupa Birliği ortalaması 35,7 oldu. Aynı dönemde AB ülkeleri içinde Hollanda 31.1 ile haftalık ortalaması en düşük ülke oldu.

 

Bir süre önce, Oxfam ve Development Finance International (DFI) tarafından hazırlanan 2022 eşitsizliği azaltma taahhütleri endeksinde de (EAT endeksi) açıklandığı gibi, 2020 yılı başından bu yana devam eden pandemi süreci boyunca, zengin veya yoksul ülke farkı olmaksızın dünya genelinde ülkelerin tamamında ekonomik eşitsizliklerde patlama yaşandı. Bu patlamanın en bariz şekilde yaşandığı ve en zengin ile en yoksul kesimler arasındaki gelir farkı uçurumunun tavan yaptığı ülkelerin başında Türkiye geliyor. Nitekim rapora göre, Türkiye’de en zengin %1’lik kesim, ülke toplam servetinin %41’ine sahip. Bu nedenle, Türkiye servet dağılımı bakımından en adaletsiz 3 ülkeden biridir.

 

Tüm bu gerçekler ortadayken, yeni bir seçimin arifesinde olduğumuz bu günlerde 20 yıldır ülkeyi yöneten iktidarın kimilerini gönüllü, kimilerini ise yönettiği devlet aygıtını kullanarak alanlara topladığı kitleler ile televizyonları başına geçen milyonları, 21 yüzyıl vizyon belgesi, yerli otomobil üretim tesisi açılışı gibi hamasetlerle oyalıyarak hayal tacirliği yapmaya devam ediyor.  

 

Maalesef bu ülkede inkar edilemez asıl gerçek artık milyonların mutlak yoksulluğudur. Çünkü Anayasasının 2. maddesinde hüküm altına alınmış olan, "Türkiye Cumhuriyeti demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.” şeklindeki cumhuriyetin temel nitelikleri uygulanmıyor. Bir başka deyişle, diğer birçok alanda yapıldığı gibi bu alanda da anayasa yok sayılıyor. Şimdi yapılacak şey, mücadeleyi örgütlemek ve yıllardır süren sermaye egemenliğinin yok ettiği demokrasiyi, barışı, özgürlüğü, adaleti kurumsallaştırmak suretiyle, cumhuriyetin tüm yurttaşların eşitçe yaşadıkları demokratik bir cumhuriyete evirilmesini sağlamaktır!

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.