Veli Beysülen


İktidarın söyledikleri, ülkenin gerçekleri değil

.


Bir ülke düşünün; enflasyonda, gelir eşitsizliğinde, çalışan yoksulluğunda, sosyal yardımların yetersizliğinde, işsizlikte, yaşam memnuniyetinde ve çalışanlara yönelik hak ihlallerinde dünyada ilk sıralarda yer alan; halkının çoğunluğu açlığa sürüklenmiş, eğitim, sağlık, sosyal güvenlik sistemleri çökmüş olduğundan, başta eğitimli gençleri olmak üzere, yurttaşlarının önemli bir kısmı iş bulamadığı ya da insanca çalışma ve yaşama koşulları olmadığı için yurtdışına çıkmanın ve başka ülkelere yerleşmenin telaşıyla ülkesini terk etsin. Üstelik tüm bu olumsuz tabloya çözüm bulması gereken aynı ülkenin yöneticilerinin tek derdi, ülkede kendilerine muhalefet edenlere ağır suçlamalar yöneltmek ve ülkenin kötü yönetilmesinin sorumluluğunu muhalefete yüklemek olsun. Tüm bu ağır tablonun yanı sıra, güvenlik için devasa bütçe harcanmasına rağmen güvenlik zafiyeti yaşansın ve ülkenin metropollerinde güpegündüz patlayan bombalarla insanlar canlarından olsunlar.

Maalesef yaşadığımız ülke Türkiye, üzerinden 4 yılı aşkın sürenin geçtiği tek adam yönetimine geçişten bugüne tarihinin en krizli dönemini yaşıyor. Bunun böyle olacağını, anayasa değişikliği referandumu sürecinde değişikliğe karşı çıkan siyasi partiler, sendikalar, meslek odaları ve demokratik kitle örgütleri söylemişlerdi. Ne yazık ki değişiklik paketi tartışmalı bir şekilde kabul edilmiş gösterildi ve yeni sistem 24 Haziran 2018 seçimleriyle uygulanmaya kondu.

Elbette yirmi yıldır tek başına iktidarda olan bir siyasi iradenin yönettiği bir ülkede, bu tablonun o irade dışında bir sorumlusu olamaz. Gel gör ki 20 yıllık iktidar, kendi politikalarını sorgulamak ve yaptığı hatalardan dönmek yerine bu vahim tablonun sorumluluğunu muhalefete atma çabası içinde.

Halbuki rakamlar 20 yılda ülkenin nereden nereye geldiğini açıkça ortaya koyuyor. Örneğin; AKP’nin iktidar olduğu Aralık 2002’de daha derin bir ekonomik krizden çıkmış olan ülke de %29,7 olan enflasyon, bugün resmi rakamla %85,51’e ulaşmıştır. Bağımsız Enflasyon Araştırma Grubu ENAG tarafından %185 açıklanan ve piyasa enflasyonunun çok altında açıklandığı herkesçe bilinen resmi enflasyon oranına göre bile, AKP’nin iktidar olduğu 2002 yılına göre enflasyonda 56 puan artış söz konusu. Kaldı ki resmi enflasyon gelir gruplarının alım gücünü yansıtmıyor. Nitekim Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Araştırma Dairesi (DİSK-AR) tarafından yapılan hesaplamaya göre, emeklilerin gıda enflasyonu %126,2; en yoksul ikinci yüzde 20’lik gelir grubunun gıda enflasyonu %127,6; en yoksul %20’lik gelir grubunun enflasyonu ise %146,2 olarak gerçekleşti. Yine DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş Sendikası Araştırma Birimi (BİSAM), 4 kişilik bir ailenin dengeli beslenebilmesinin karşılığı olan açlık sınırının Ekim 2022’de 7,552 liraya, tüm giderlerinin karşılığı olan yoksulluk sınırının ise 26,123 liraya yükseldiğini açıkladı. Buna göre asgari ücret, açlık sınırının 2.052 lira altında iken 3.500 lira olan en düşük emekli aylığı ise bu açlık sınırının 4.052 lira altındadır.

Öte yandan, TÜİK’in düşmüş gösterdiği ve %10 olarak açıkladığı işsizlik oranının gerçeği yansıtmadığı, geniş tanımlı işsizliğin %21 olduğu, TÜİK verilerinden yola çıkan DİSK-AR tarafından açıklandı.

Batının gelişmiş ülkelerinde sembolik olan ve çalışanların çok azının %3-5’nin aldığı asgari ücreti, Türkiye’de  çalışanların neredeyse %50’si alıyor. Bu nedenle asgari ücret ortalama ücret olmuş durumda.

Tüm bu oranlarla Türkiye gerek Avrupa ülkeleri gerekse Ekonomik Kalkınma ve İş birliği Teşkilatı OECD ülkeleri içinde, sosyal destek ve asgari ücret gibi konularda diğer ülkelerin gerisindedir.

Avrupa İstatistik Ofisi Eurostat Avrupa’da 2022 yılı ikinci yarısı için yayınladığı asgari ücret verilerine göre, Türkiye’de brüt asgari ücret ortalama kur üzerinden 374 euro oldu ve oluşan sıralamaya göre Türkiye, Avrupa Birliği (AB) ülkeleri içinde sadece Bulgaristan’ı az farkla geçti. Ancak 6 aylık ortalama kura göre yapılan bu hesaplama, kurun çok hızlı bir şeklide değişkenlik gösterdiği Türkiye için güncel kur dikkate alındığında Bulgaristan'ın da gerisinde kalıyor.

Asgari ücretin satın alma verilerini de açıklayan AB İstatistik Ofisinin (Eurostat) bu konudaki verilerinde Türkiye listede yer almadı. Bu hususta Türkiye’ye ait en güncel veri 2020 yılının ikinci yarısına ait. Sebep ise Türk lirasının euro karşısında değer kaybetmesiyle satın alma gücünün sürekli düşmesi. 

Türkiye’nin uluslararası istatistiklerde alt sıralarda yer aldığı bir diğer alan ise sosyal yardımlar. Örneğin; 2019 yılında Türkiye 41 OECD ülkesi içinde, yoksul hanelere, yaşlılara, engellilere, hastalara, işsizlere çocuk ve gençlere nakdi veya ayni olarak en az yardım yapan üçüncü ülke. Bu alanda Türkiye’den sonra gelen iki ülke ise Şili ile Meksika. Üstelik ülkede her 1000 yaşlıdan 224’ü aşırı yoksul. Bu sayı ile Türkiye OECD ülkeleri içinde, yaşlı bireylerin yoksulluğu bakımından en zenginden en yoksula doğru yapılan sıralamada alttan üçüncü.

Tüm bu olumsuzluklara ve yoksul halkın belini büken yoksullaşmaya rağmen, son yıllarda özellikle enflasyonun çok yüksek seyrettiği bu günlerde toplum bir başka algıyla teslim alınmaya çalışılıyor. Neymiş efendim, ücretlerin, özellikle de asgari ücretin aşırı yükseltilmesi enflasyonu daha çok tetiklermiş, maliyeti yükselen işverenleri işçi çıkarmak zorunda bırakırmış. Topluma pompalanan bu mesnetsiz gerekçe, hükümetin sermayeye kaynak aktarmaya dayanan ekonomi politikasını aklayan tehlikeli bir gerekçedir. Çünkü ülkenin bugün karşı karşıya kaldığı bir ekonomik kriz olmanın ötesinde, hükümetin sermayeye kaynak aktarmaya dair ekonomi programının yol açtığı dönüşüm sancısıdır. Yani yüksek enflasyonun nedeni, yüksek ücretlerin yol açtığı maliyet yüksekliği değil, Türk Lirasının hızla değer kaybetmesidir.

Peki, Türk Lirası neden hızla değer kaybetti? Elbette ekonomi bilimini yok sayan bir anlayışla faizlerin indirilmesinden dolayı. Evet, yukarıda da belirttiğim gibi Türkiye ekonomisi 2018 yılı ortalarından itibaren sıkıntılı bir sürece girmişti. Ancak TÜİK verilerine göre enflasyon, 2018 yılında %20,30, 2019 yılında %11,84, 2020 yılında ise %14,20 artış kaydetmişti. Hatta 2021 yılının ilk altı ayında %8,45 olan enflasyon, faiz indirimlerinin başlaması ve Türk Lirasının hızla değer kaybetmesi ile birlikte 2021 yılının ikinci yarısında yükselişe geçti ve yıl sonunda %36,08’e ulaştı. Demek ki enflasyonun yükselmesinin nedeni, enflasyonla mücadele için dünya genelinde merkez bankaları faiz yükseltirken, Türkiye’de Cumhurbaşkanının, “Faiz sebep enflasyon sonuç” tezi ile Merkez Bankasını (MB) faiz indirmeye zorlamasıdır. Maalesef bilimsel açıklaması olmayan bu politika sonucu enflasyon kontrol edilemiyor.

Enflasyonun kontrol edilemez noktaya ulaşmasına yol açan bu politika nedeniyle, dövizi kontrol altında tutmak üzere sürekli piyasaya müdahale ediliyor ve ülkenin rezervleri tüketiliyor. Milyarlarca lira para, Kur Korumalı Mevduat (KKM) hesabı sahibi bir avuç rantiyeciye aktarılıyor. Bu da yetmiyor, teşvik ve vergi bağışı ile yatırım yapmayan ihale takipçisi şirketlere milyarlar aktarılıyor.

Belki birileri dünya genelinde enflasyonun yükseldiğini ileri sürecektir. Evet, pandemi ve ardından gelen Rusya-Ukrayna savaşı dünya genelinde bir ekonomik dalgalanmaya yol açmış bulunuyor. Ancak dünya geneline bakıldığında, Türkiye enflasyonun yüksek seyrettiği ülkelerin başını çekiyor. Kaldı ki dünyanın merkez ekonomilerinin tamamı, enflasyonu kontrol altına almak üzere faiz yükseltirken, Türkiye faiz indiren tek ülkedir. Bu politikayı dini argümanlara indirgemek, kendimizi kandırmak ve Cumhurbaşkanının “Nass” gerekçesini meşrulaştırmaktır. Tüm bunlar ortada dururken, ülkedeki açlık sınırının altına kalmış olan ücretlerin yükseltilmesi talebini enflasyonu tetikler gerekçesiyle reddetmek, olsa olsa iktidarın, sınıfsal tercihini sermayeden yana yapmasına onay vermektir. Zira bu politikanın açıklanacak tek bir amacı var. O da sermayeye, özellikle paradan para kazanma alışkanlığı edinmiş yandaş sermayeye yüksek enflasyon ve dolaylı, dolaysız yoksul halkın üzerine yüklenmiş vergiler yoluyla kaynak aktarmaktır.

Bu tablonun bize gösterdiği ise; iktidarın söylediklerinin hayatın gerçekleri ile ilgisinin olmadığıdır!

Şimdi Türkiye bir seçim sürecinden geçiyor. 20 yıldır iktidarda olan ve bu 20 yılın son beş yılını otokratik rejimi inşa etmekle geçiren AKP, MHP ile kurduğu ittifakla kendi bekasını devletin bekasıyla özleştirerek iktidarını devam ettirmeye çalışıyor. Ancak hayatın doğal akışında olması gereken yukarıdaki tablonun müsebbibi AKP’nin ilk seçimde iktidardan indirilmesidir. Nitekim gerek kamuoyu yoklamaları gerekse sokakta açık biçimde görülen, AKP’nin toplumsal desteğini kaybettiğidir. O zaman, AKP ile ittifak yaptığı MHP’nin iktidardan indirilmesini   sağlayacak olan, demokrasiden yana güçlü bir alternatifin halka sunulmasıdır!

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.