“İlk defa Salih Müslim’i benim aracılığımla 2011 yılında Türkiye’ye getirdik. Adam geldi dedi ki, 'Biz ümmetin yetimleriyiz. Bizim vatandaşlarımızın çoğunun kimliği yok, bize Özal’ın Talabani’ye ve Barzani’ye verdiği destek kadar destek verin, biz sizin dostunuz ve müttefikiniz olalım.' Bizimkiler dediler ki, 'Git Hür (Özgür) Suriye Ordusu bünyesinde savaş.' Adamda dedi ki, 'Kardeşim, ne kadar Allah deyip kafa kesen örgüt varsa El Nusra’dan El Kaide’ye kadar bu yapının içindedir, biz onlarla bağdaşamayız. Nusayri Araplar Esad’ın etrafında toplandı, Hıristiyanlar Batı'ya sırtını dayamışlar, Dürziler İsrail’le temas halinde. Biz zayıfız siz bize sahip çıkın, bize destek olun dostunuz ve müttefikiniz olalım.'"
Bu sözler, AKP’nin kurucularından eski Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’e ait. Evet, olayın geçtiği yıl 2011, yani Suriye iç savaşının başladığı yıl. O zaman Kürt nüfusun yoğun olarak yaşadığı bölgede faaliyet yürüten PYD’nin sözcüsü Salih Müslim, iç savaşın başladığı süreçte Türkiye’ye geliyor ve bize yardım edin müttefik olalım diyor. Ama aldığı cevap git, cihatçı örgütlerin saflarında savaş oluyor. Müslim, bunun mümkün olmadığını söyleyerek dönüyor. Nihayetinde bölgede yaşayan farklı milliyetlerden Suriyeliler, çareyi bölgenin güvenliğini sağlamak üzere özerk yönetim oluşturmakta buluyorlar. Böylece Rojava Özerk Bölgesi ortaya çıkıyor.
Kuşkusuz Suriye, Arap milliyetçisi BAAS yönetiminin başta Kürt halkı, ülkede yaşayan farklılıkları inkâr ve baskı ile susturduğu bir devletti. Ancak Suriye, aynı zamanda İsrail’le resmen savaş halinde olan, Filistin davasına açık destek veren, laik tek Arap devletiydi. Bu özelliğinden dolayı, İsrail’in bölgede yayılmasının önünde engel olan Suriye, Rusya ve İran’a yakınlığı ile de ABD’nin Ortadoğu politikasını hayata geçirmesine engeldi. Tüm bu özellikleri Suriye’yi ABD ile İsrail’in hedefi haline getirmişti. 2011 yılında dışardan kışkırtma ile başlayan Suriye iç savaşı için ABD ile müttefiklerinin dünyanın değişik coğrafyalarından bölge ülkelerine taşıdıkları çeteler komşu ülkelerin sınırlarından ülkenin içine intikal ettirildiler. Farklı isimlerde cihatçı örgütler eliyle Suriye kan gölüne çevrildi. 13 yıl süren iç savaşın sonunda Esad pes ederek ülkeyi terk etti ve bu cihatçı çetelerden ABD ile İsrail’in desteğini alan önceki yılların terör örgütü HTŞ ve onun lideri Ahmet El Şara (Colani) 2024 yılının Kasım ayında işbaşına getirildiler.
Daha önce de yazılarımda belirttim, yaşadığımız ülke Türkiye Kürt sorununun demokratik yöntemlerle çözülmemesinden dolayı 40 yılı aşkın süredir devam eden çatışmaları sonlandırmak üzere başlatılan kritik ve kırılgan bir süreçten geçiyor. Kırılgan diyorum çünkü tarafların sürece bakışları ile beklentileri arasında büyük fark var. Kürt tarafı sürecin gerçek ve adil barışla taçlandırılmasını ve ülkenin tüm yurttaşların eşit yaşadıkları, demokratik bir Türkiye’ye evirilmesini arzularken; mevcut iktidar bloku baştan beri süreci, “Terörsüz Türkiye” hatta "Terörsüz Bölge” şeklinde resmederek, güvenlik boyutuna indirgemektedir. Maalesef bu bakış açısı, Suriye iç savaşının ülkede ortaya çıkardığı tabloyla ilişkilendiriyor ve Kürtlerin yoğun yaşadıkları Rojava özerk bölgesinin savunma gücü YPG’nin de silah bırakması şartına bağlıyor.
Halbuki AKP kurucularından eski Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in yazının girişine aldığım açıklamasında da görüldüğü gibi, Suriye’nin kuzeyinde yaşayan Kürtler savaşın başlangıcında Türkiye’den destek talebinde bulunmuş ve bunun karşılığında müttefiklik önermişti. Bunu reddeden ve Kürtleri cihatçı çetelerle aynı safta savaşmaya zorlayan Türkiye, şimdi iç barışını kendilerini savunmak zorunda kalan Rojava halklarının oluşturdukları Suriye Demokratik Güçlerinin (SDG) silah bırakması şartına bağlıyor.
SDG, ana omurgasını Suriyeli Kürtlerin oluşturduğu, barbar IŞİD çetesi ile savaşan, kadın ve erkek on binlerce genç mensubunu feda ederek onun yenilgiye uğratılmasında belirleyici rol oynayan, kadın erkek eşitliğini savunan laik/seküler, halkın katılımını esas alan yönetim biçimiyle örnek teşkil edecek bir yapılanma. Türkiye şimdi SDG’den silahlarını bırakmasını ve kayıtsız şartsız ABD, İsrail ve Batı ülkelerinin yer aldıkları emperyalist blokun destekleyip Suriye’nin başına getirdikleri ve Aleviler ile Dürzilere yönelik katliamlar gerçekleştiren HTŞ’ye teslim olmasını istiyor.
Tartışmaların kitlendiği Suriye’de HTŞ’nin Kürtlere yönelik saldırılarını yoğunlaştırdığı bu günlerde, iktidar ortağı Devlet Bahçeli, birkaç gün önce kendince Suriye’de yapılması gerekenlerle ilgili bir deklarasyon yayınladı. 8 maddelik deklarasyonda ilginç öneriler var. Örneğin; yeni ve kapsayıcı bir Suriye anayasasının yapılması, tüm etnik ve dini kesimleri kapsayan, eşitlikçi, demokratik bir anayasal düzenin kurulması gibi. Yani Türkiye’de eşitlikçilikten uzak tekçi, daraltılmış anayasal düzeni hararetle savunan Bahçeli, Suriye anayasasının kapsayıcı olması çağrısı yapıyor. İlginçtir partisi milletvekilleri, TBMM’de Kürtçeyi bilinmeyen dil diye kayıtlara geçirten MHP Genel Başkanı Bahçeli, Kürtçenin Suriye’de seçmeli ders olarak eğitim sistemine girmesini savunuyor. Tabii ki olmasın demiyorum, hatta Kürtçe ikinci resmi dil olarak kabul edilmeli. Ancak Bahçeli, “Türkmenler ve tüm asli unsurların kültürel haklarının gündeme alınması,” diye devam etmesi, ister istemez insana, "Bahçeli bunu Türkmenlerin hakları için mi istiyor?" dedirtiyor. Bahçeli’nin, Suriye vatandaşlığı kavramının güçlendirilmesi, tek resmi dil ilkesinin korunması, toplumsal uzlaşma ve milli birliği sağlayacak adımlar atılması, Başkanlık sistemi temelinde yönetimde istikrarın sağlanması gibi çağrıları tekçi zihniyeti Suriye’ye ihraç etme çabasından başka bir şey değil. Ancak kuvvetler ayrılığı, demokratik temsiliyet, serbest ve adil seçimlerin, temel hakların güvence altına alınması çağrısı; insanın aklına sayın Bahçeli, iktidar ortağı olduğunuz Türkiye’de bunlar neden uygulamada değil, sorusunu getiriyor. İlginç değil mi? 2017 referandumu ile Türkiye’de tek adam yönetimine geçişin mimarı olan Bahçeli’nin, Suriye için istedikleri Türkiye’de uygulamadan kalktı. Özellikle ortağı olduğu iktidarın Anayasa Mahkemesi ile AİHM kararlarına uymamasına sesi çıkmamış olan Bahçeli’nin, Suriye için, kuvvetler ayrılığı ilkesinin hayata geçmesini istemesi ilginç.
Kuşkusuz Türkiye’de Kürt sorununun çözülmesinin Suriye’nin iç işleyişine endekslenmesi ve SDG’ye silah bırakma dayatmasında bulunulması doğru bir yaklaşım değildir. Hele hele zamanında Salih Müslim’in yaptığı teklifi Kürtleri Esad karşıtlığına itmek için reddeden Türkiye’nin, IŞİD, El Kaide, El Nusra gibi cihatçı örgütlerin bileşimi olan HTŞ’nin yanında durması, son derece düşündürücüdür. Halbuki Türkiye’nin, Cumhuriyet değerlerine düşman, şeriatçı, HTŞ’nin yerine, seküler ve laik Suriye’nin modern kesimlerini temsil eden SDG ile dostça ilişkiler geliştirmesi ve onu yanına çekmesi gerekiyor. Zira ağır aksak da olsa yürümekte olan barış ruhuna uygun olan budur.
İlginç olan ise; baştan beri bu selefi örgütleri destekleyen AKP’nin peşine takılan sözde Cumhuriyetçi, laik cumhuriyet savunucularının, hatta bazı sol kesimlerin AKP-MHP blokunun bu politikasına destek vermeleri ve HTŞ’nin SDG’ye saldırılarını alkışlamalarıdır. Halbuki SDG, Türkiye Cumhuriyeti’nin Kürt yurttaşlarının akrabalarının ağırlıkta oldukları seküler bir yapıdır. Dolayısıyla SDG’ye karşı HTŞ’ye destek verilmesi, Kürt yurttaşları duygusal kopuşa sürükleyecek ve devam eden barış sürecine zarar verecektir. O zaman devlet aklının yapması gereken, iç barışa hizmet etmeyen iktidar blokunun SDG karşıtı politikasının önüne geçmektir. Bunun için köklü bir zihniyet değişikliğine ihtiyaç var. Görünen o ki bu köklü zihniyet değişikliğini AKP-MHP iktidarı yapmayacak. Çünkü izledikleri ayrıştırıcı siyaset tarzı ve dünya görüşleri buna uygun değil. Maalesef AKP-MHP bloku, Kürt sorunun eşit yurttaşlık temelinde adil ve barışçıl çözümünden hayli uzaktır. Çünkü iktidarın Kürt sorunun çözüm politikasının dayandığı iki temel nokta var. Birisi Suriye’de iç savaş sürecinde ortaya çıkan boşluğu kullanan ve kendi güvenliğini sağlamaya yönelik tedbirler alıp, kurumsal yapılar oluşturan Rojava özerk bölgesini ortadan kaldırmak. Diğeri ise Türkiye halklarının ekmek-su kadar ihtiyaç duydukları barışı, ülkeye dayattığı tek adam yönetimini tahkim etmenin fırsatına dönüştürerek, bunu sağlayacak anayasal ve yasal düzenlemeleri hayata geçirmektir.
Esas itibariyle, iktidarın içine girdiği barış çıkmazından dolayı DEM parti ile Kürt siyasi hareketi, toplumdan yükselen barış talebinin gerçekleşmesi için zorlukları olan bir süreci sürdürüyor olsalar da iktidar blokunun bu yaklaşımını görmeleri ve buna uygun hareket etmeleri önemlidir. Yine başta ana muhalefet partisi CHP, muhalefetin Türkiye’nin iç barışı ile demokratik gelecek fırsatının heder olmaması için azami dikkat göstermeleri ve iktidar blokunun muhalefeti parçalama taktiğini boşa çıkaracak hamleler yapmaları hayati önemdedir!
