Veli Beysülen


Esas Olan Yoksulluğu Yönetmek Değil, Yok Etmektedir!

.


1802 -1885 yılları arasında yaşamış olan Fransız aydın ve yazar Victor Hugo 1800'lü yılların ortasında, "Siz, yardım edilmiş yoksullar istiyorsunuz....Biz ise ortadan kaldırılmış yoksulluk istiyoruz. O yüzden anlaşamıyoruz..." demişti. 1789 devriminden sonra çalkantılı bir süreç yaşayan zamanın Fransası'nda süregiden yoksulluğa karşı verilen mücadeleler içinde yer alan ve yüz elli yılı aşkın bir süre önce böylesine önemli tespitte bulunan Hugo adeta bu günleri görmüş. 1970’li yılların ortalarından itibaren dünya genelinde uygulamaya konan neoliberal ekonomi programı ile servet sahipleri üretilen pastadan aslan payını alıp servetlerine servet katarken, emekçi katmanlar alabildiğine yoksullaştılar.

Ne yazık ki, adına globalleşme/küreselleşme denen kapitalist sistemin yeni aşamasının uygulanmasının alt yapısını oluşturmak üzere, ulusal devletlerin uyguladıkları kontrol mekanizmalarının yok edilmesiyle, dünya genelinde serbest dolaşım imkânına kavuşan tekellerin her biri, emek ve kaynak sömürüsünü faaliyet yürüttüğü ülkeyle sınırlı tutmadı ve dünyanın bakir coğrafyalarına el atarak sömürüyü yaygınlaştırdı. Bunun neticesinde dünyanın birçok ülkesinde emeğiyle yaşayan milyonlarca insan günlük ihtiyaçlarını karşılayamayacak derecede yoksullaştı. Özellikle reel sosyalizmin sahneden çekildiği 1990'lı yıllardan itibaren yoksulluğun hızla artması, popülist iktidarlara ülke kaynaklarından yoksullara iane yardımlar vererek, onların oyunu alma fırsatı sundu.

Halbuki insanların kendilerinin ve ailelerinin yaşamalarına yetecek bir gelire sahip olmaları temel bir insan hakkıdır. Nitekim İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin 25. Maddesinin 1. Fıkrası bu hakkı, “Her şahsın gerek kendisi gerekse ailesi için, yiyecek, giyim, mesken, tıbbi bakım, gerekli sosyal hizmetler dahil olmak üzere sağlığı ve refahını temin edecek uygun bir hayat seviyesine ve işsizlik, hastalık, sakatlık, dulluk, ihtiyarlık veya geçim imkânlarından iradesi dışında mahrum bırakacak diğer hallerde güvenliğe hakkı vardır.” şeklinde hüküm altına almıştır. Aynı şekilde İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi ile temel hak ve özgürlüklere ilişkin birçok diğer milletlerarası antlaşma, bu hakkı her insanın sahip olduğu temel haklardan biri olarak teminat altına almıştır.  

 

Elbette dünya ile entegre olma iddiası olan ve bu sözleşmelerin tamamını imzalayarak taraf olmuş Türkiye de bu hakkı sağlamakla yükümlüdür. Nitekim Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 2. Maddesi, "Türkiye Cumhuriyeti demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.” diyerek devletin temel niteliklerinden birini sosyal devlet olarak belirlemiştir. Aynı anayasanın 17. maddesi, “Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.” demek suretiyle bu hakkı tüm yurttaşlar için teminat altına almıştır. Görüldüğü gibi, gerek temel haklara ilişkin uluslararası sözleşmeler gerekse Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, insanların yeterli gelire sahip olmalarını hak olarak belirlerken, devlete bu hakkı sağlayacak tedbirleri alma yükümlülüğü getirmiştir. Yine Anayasanın, 49, 50, 51, 52, 53, 54, 55 ve 56. maddeleri bir yandan yurttaşların yaşamlarını idame ettirmeleri için alması gereken tedbirlere dair devlete yükümlülükler getirirken, diğer yandan çalışanların sendikalarda örgütlenebilme ve sendikaları aracılığıyla yapacakları toplu sözleşmeler yoluyla bu hakka ulaşabilmelerini hüküm altına almışlardır.

Belki hatırlayacaksınız, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminin tekrarlandığı 23 Haziran 2019 öncesinde düzenlediği "İstanbul'da Hayatı Kolaylaştıracak Çözümler" başlıklı basın toplantısında, o zamanın CHP başkan adayı şimdinin belediye başkanı Ekrem İmamoğlu’nun açıkladığı projelerden birisi, istihdamın artırılması için tedbirler alınacağına ilişkindi.

Kuşkusuz, bu proje özellikle son yıllarda yaşanmakta olan ekonomik çalkalanmanın etkisiyle işsizliğin hızla arttığı, milyonlarca insanın işsizlikle boğuştuğu bu dönem için oldukça önemliydi. Önemli olduğu kadar da gerekli bir projeydi. Sayın İmamoğlu bahsettiğim basın toplantısında yoksullukla mücadelenin merkezi yönetimin işi olduğunu, ancak bir kentin belediye başkanlığına aday olan kendisinin açıkladığı projelerin önemli bir kısmının yoksullukla mücadeleye dönük olmasının anlamının ne olduğunu soran gazeteciye, ” İdeal olan yoksullara yardım etmek değil, yoksulluğun yok edilmesidir. Ancak bu merkezî yönetimin işi olsa da biz yönetmeye talip olduğumuz kentteki yoksulluğu görmezden gelemeyiz. Bu nedenle, yoksulların, mağduriyetlerini giderme yükümlülüğümüz var.” diye cevap vermişti. Doğrusu bu cevap yoksullukla mücadelede asıl yapılması gerekeni çok açık bir şekilde ortaya koyuyordu. Tabii seçilmesinin üzerinden 3 yılı aşkın süre geçmiş olan İmamoğlu’nun bu söylediğinin ne kadarını gerçekleştirdiği veya gerçekleştirmediği, gerçekleştirmek istediğin de ne tür engellelerle karşılaştığı ayrı bir tartışma konusu. Ben kendisinin yoksulluğa bakışının önemine dikkat çekmek için bu alıntıyı yaptım. 

Hiç kuşku yok ki, asıl yapılması gereken yoksullara yardım ederek onları yardımlarla yaşatmak değil, yoksulluğu ortadan kaldıracak tedbirler almak ve yardım edilecek yoksul bırakmamaktır. Maalesef Türkiye uzun yıllardır merkezi yönetim bütçesinden yoksullara aktarılan kaynağın her yıl arttığı bir ülkedir. Çok uzağa gitmeye gerek yok. Örneğin; 2017 yılında 36 milyar lira olan toplam sosyal yardımlar, 4 yılda neredeyse üçe katlandı ve 2021 yılında 97,8 milyar liraya çıktı. 2021 yılındaki rakamın Gayri Safi Yurt İçi Hasılaya (GSYİH) oranı %1,74’tür. Halbuki uluslararası kriterlere göre bir devletin sosyal devlet olarak adlandırılması GSYİH’nin en az %3’ünü sosyal harcamalara ayırması ile mümkündür. Yine 2017 yılında 3 milyon 201 bin 253 olan sosyal yardım alan aile sayısı, 2021 yılında 5 milyon 903 bin 515 aileye ulaşmıştır. Bu ailelerin her birinin 4 bireyi olduğunu düşündüğümüzde bu ülkede 23,5 milyondan fazla insan yoksuldur ve bir şekilde devletten aldığı sosyal yardımla ayakta durmaya çalışmaktadır. Ülkede 4 kişilik bir ailenin yoksulluk sınırının 25 bin lira seviyesinde olduğu düşünüldüğünde, Türkiye nüfusunun %90’ının yoksul kategorisinde olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Kaldı ki toplam sosyal yardım harcamaları, merkezi yönetim bütçe giderlerindeki yıllık artış oranlarının da üzerindedir. Değişik sosyal yardım kalemleri ile belediyelerin harcamaları bir araya getirildiğinde, bu rakamın çok daha üzerinde harcama yapıldığı görülecektir. Özellikle 2020 ve 2021 yıllarında yardım alan hane sayılarının %100’ün üzerinde artması Covid-19 salgınına bağlanmaktadır. Ancak veriler durumun öyle olmadığını gösteriyor. Özellikle tek adam yönetimine geçilen 24 Haziran 2018 Cumhurbaşkanı ve milletvekili genel seçimlerinden bu yana, iktidarın uyguladığı yoksulu daha yoksul, varsılı daha da varsıl hale getirme politikası yüzünden ülkede yoksul sayısında patlama yaşandığı gayet açıktır. Kısaca Türkiye’deki yoksulluk; iktidarın ideolojik tercih olarak, sermayeden yana olan ekonomi politikasının yol açtığı gelir dağılımı eşitsizliğidir.

Kuşkusuz tarihin her döneminde toplumlarda yoksula yardım için bireysel veya kurumsal tedbirler vardı. Nitekim gerek Türkiye Cumhuriyet Devletinin mirasçısı olduğu Osmanlı İmparatorluğu'nda gerekse Cumhuriyetin ilk yıllarında, hayırseverlik anlayışı ile yoksullara yardım yapılmaktaydı. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, dünyayla paralel olarak gelişen sosyal devlet anlayışı ile sosyal alandaki kurumsallaşma devlet eliyle devam etti. 1980'lı yılların başında kapitalizmin yeni evresine geçişte refah devletinin bilinçli çökertilmesiyle birlikte, 1983 yılında iktidar olan ANAP döneminde yoksullara yardım için “Fakir Fukara Fonu” kurulmasının yanı sıra, getirilen Yeşil Kart uygulaması ile yoksullara devleti yönetenlerin lütfu şeklinde hazineden yardım sağlanmaya başlandı.

Öte yandan, yoksulluğun yönetimi konusunda 16.yüzyıldan bu yana iki ayrı anlayışın çatışması süregelmektedir. Yoksulluğu bireye bağlayan birinci anlayış, kamu kaynaklarının sosyal amaçlarla kullanılmasına karşı çıkar. Bu anlayışa göre, bu kaynaklar bireysel becerisini geliştiremeyen ve yoksul kalanlara kullanılmamalı, bunun yerine sermayeye kaynak olarak aktarılmalıdır. Bir yardım yapılacaksa da bu hak temelli sosyal destek şeklinde değil, hayırseverlik temelinde yapılmalıdır. İkinci anlayış ise devletin yurttaşlara desteğini hayırseverlik olarak değil, hak temelli sosyal yardım olarak görür. Bu anlayışa göre yoksulluk politik bir sorundur ve politikalarıyla yoksulluğun asıl sorumlusu olan politikacıların yardımları oya tahvil etmelerine karşı çıkılmalıdır. 

Kuşkusuz yoksula yardım etmek geçici bir çözümdür. Esas olan, yoksulluğu yok edecek politikalar geliştirip uygulamaya koymaktır. Kısacası Fransız yazar ve aydın Victor Hugo’nun 150 yılı aşkın bir süre önce söylediği gibi, esas olan yoksula yardım ederek yoksulluğu yönetmek değil, yoksulluğu yok edecek tedbirler almaktır!

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.