Merhaba Diyarbakır Emek Gazetesi okurları. İşçilik hayatında sendikal mücadele içinde bulunmuş, emekli olduktan sonra da Türkiye’nin ilk emekli sendikası DİSK’e bağlı Tüm Emekliler Sendikası Genel Başkanlığı görevi yapmış biri olarak, genelde emekçilerin özelde ise emeklilerin sorunları ile ülkenin gündemine dair yazılarımı zaman zaman burada sizinle paylaşmaya çalışacağım.
Bugünkü yazımın konusu, Emekliler Haftası ve Türkiye’de emekliler.
Evet, bugün 28 Haziran. Türkiye’de 28 Haziran ile 4 Temmuz tarihleri arasındaki hafta Emekliler Haftası, 30 Haziran günü ise Emekliler Günü olarak kutlanmaktadır.
Yıllardır Türkiye’de 30 Haziran günü, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'nda emekli dernekleri yöneticilerinin katıldıkları bir toplantı yapılır. Bakan veya yetki verdiği bir bakanlık bürokratı, kürsüden emeklilere methiyeler düzer, "Onların hakları ödenmez, sorunlarını ve aylıklarının yetersizliğini biliyoruz, onları çok seviyoruz, çok daha fazlasını hak ediyorlar ama devletimizin olanakları sınırlı, bu kadarını verebiliyoruz." diye nutuk atar. Buna karşılık toplantıya katılan derneklerin genel başkanları da sırayla kürsüye çıkarlar ve ucundan kıyısından sorunlara değiniyormuş gibi yaptıktan sonra, emeklileri çok düşünen sayın bakana ve özellikle Cumhurbaşkanı'na emekliler adına teşekkür edip, şükranlarını sunarlar, karşılıklı çiçekler verilir. Kısacası Emekliler Günü'nde bu ülkede yaşayan milyonlarca emekli ile emekli dul ve yetimin, ekonomik ve sosyal sorunları ile yaşadıkları sağlık problemleri konuşulmaz.
Halbuki bu ülkede milyonlarca emekli, bırakın açlık yoksulluk sınırını, çalışan emekli farkı gözetmeksizin ücretle yaşayan herkese verilmesi gereken en alt ücret olan asgari ücretin altında aylık almaktadır. Kaldı ki 2008 yılında AKP iktidarı tarafından “reform” adı altında sosyal güvenlik mevzuatında yapılan değişiklikler nedeniyle asgari ücretin altında aylık alanların sayısı giderek çoğalıyor. Çünkü eskiden emekli aylık hesaplamasında memur aylık katsayısı dikkate alınırken, yeni sistemde prim güncelleme katsayısı uygulaması getirildi. Maaş bağlama katsayısı 3’ten 2’ye düşürüldü. Eskiden %65 ile %90 arasında değişen oranlarda emekli maaşı bağlanırken, yeni yasa ile bu oran %35’lere kadar geriledi. Buna göre çalışma hayatı boyunca asgari ücret üzerinden adına prim yatmış olan bir çalışan, emekli olduğunda kendisine yaklaşık olarak asgari ücretin 1/3’ü kadar maaş bağlanmaktadır. Emekli maaş hesaplamasında büyüme oranının %30’u dikkate alınırken, artırılmasında büyümeden pay verilmemektedir. Yine asgari geçim indirimini esas alan taban aylık uygulaması AKP iktidarında kaldırıldı. Öte yandan emeklilik yaşı yükseltilirken, emekliliği hak ediş koşulları zorlaştı. Tüm bu nedenlerle emekli aylıklarının asgari ücrete oranı hızla geriliyor. Nitekim 2002 yılında asgari ücretin %39 üzerinde olan ortalama emekli aylığı bugün %20 altına gerilemiş bulunuyor. Yani emekli aylıkları asgari ücret karşısında yaklaşık %60 eridi.
Gerek uluslararası hukukta gerekse anayasamızda, soysal güvenlik herkes için hak olarak tanınmıştır. Türkiye’de yüksek yargı organları Danıştay ile Anayasa Mahkemesi de birçok kararlarında sosyal güvenliği, anayasada ifade edilen sosyal devlet ilkesinin gereği olarak değerlendirmiş olup, uygulayıcıların anayasada yer alan devletin bu temel niteliğini zedeleyecek veya ortadan kaldıracak uygulamalardan kaçınmaları gerektiğini belirtmişlerdir. Bahsi geçen kararların varlığına rağmen, Türkiye’de yaşlı nüfusa emekli aylığı ödemenin yanı sıra, sağlığının korunması için mali destek veren sosyal güvenlik sistemi uzun yıllar tartışma konusu yapıldı ve tasfiyesi yönünde düzenlemelere gidildi.
Sosyal güvenlik sisteminin tasfiyesine yönelik bu düzenlemeler, toplumun dar gelirli insanlarını güvensizleştirmektedi. Kuşku yok ki, bu güvencesizlik en çok yaşlı insanları vurmaktadır. Çünkü yılların yorgunluğu ve yıpranmışlığı ile çalışma güçlerini kaybeden yaşlı insanlar, bir yandan sosyal güvenlik sisteminden bağlanan gelirle yaşamlarını sürdürürken, diğer yandan bozulmuş sağlıklarına sistemin vereceği sağlık hizmeti ve sağlayacağı sosyal destekle kavuşabileceklerdir.
Elbette sadece 20 yıldır ülkeyi yöneten AKP iktidarı değil, özellikle 1980’li yıllardan bu yana Türkiye’yi yöneten iktidarlar, ülke insanının emeklilik ve sağlık hakkını yok eden uygulamalar yaptılar. Amacı ve hedefi insanların emeklilik ve sağlık hakkını ticari meta haline getirmek olan bu uygulamaların yol açtığı mağduriyetler, ancak merkezi yönetim ile yerel yönetimlerin alacakları tedbirler ve verecekleri desteklerle ortadan kalkacaktır.
Bırakın gerekli tedbirleri almayı, sağlıktaki dönüşüm programının yürürlüğe girmesiyle birlikte, kamu sağlık sistemi adeta çökertildi ve artık yeterli hizmeti veremiyor. Zira gerek yetişmiş uzman personel istihdamında gerekse teknik donanım bakımından geriletildi. Hastane kuyruklarını kaldırdık propagandası ile algı oluşturulsa da getirilen randevu sisteminden dolayı, insanlar hastanelerden günlerce, hatta haftalarca randevu alamadıkları için kronik hastalıklarının tedavisine ulaşmakta sorun yaşıyorlar. Özellikle pandemi sürecinde sokağa çıkma yasakları ile evlerine hapsedilen yaşlı insanlar, sağlık sorunlarına çözüm bulacak hekime ulaşmakta büyük sıkıntılar yaşadılar. Öte yandan sağlıktaki bu çöküşü durdurması gereken iktidarın en tepesinden, bilimin ve tıp etiğinin yol göstericiliğinde bu ülke insanının sağlığı için gece gündüz demeden çırpınan doktorlar hedef alınıyor.
Yapılan araştırmalar, Türkiye’de yaşam memnuniyeti açısından emeklilerin çok sıkıntılı olduklarını göstermektedir. Çünkü Türkiye’de çalışma hayatını geride bırakmış olan emekliler, sistem tarafından yük olarak görülmekte ve hayatın yeni evresi olan emekliliğe adaptasyonlarını sağlayacak psikolojik destek verilmemektedir. Halbuki emeklilik dinamik bir dönüşümdür. Dolayısıyla iş hayatından çekilen kişi başka aktivitelere yönelir. Ancak Türkiye’de bu yönelişi teşvik edecek ve emekli olan kişilerin bilgi birikim ve deneyimlerini aktaracakları veya yoğun çalışma döneminde sergileme fırsatı yakalayamadıkları yeteneklerini, sergileyebilecekleri alanlara sahip değildirler. Zira yapılan araştırmalar, emeklilerin, yetenekleri ile hobilerini bir araya getirip üretici olabildiklerinde yaşam kalitelerinin yükseldiğini kanıtlamaktadır. Yine sinema, tiyatro, konser gibi kültürel etkinliklerin sağladıkları psikolojik iyilik haliyle emeklilerin yaşam kalitesinin yükselmesine önemli katkı sunduğu açıkça görülmektedir.
Nitekim 2002 yılında İspanya'nın Başkenti Madrid’de toplanan Birleşmiş Milletler Yaşlılık Asamblesi, toplantının sonuç bildirgesinde, "Bu asamblenin amacı; insanların güvenli ve saygın bir şekilde yaşlanmalarını ve toplumlarında bütün haklara sahip birer vatandaş olarak yaşlanmaya devam etmelerini garanti etmek" şeklinde ifade edilmiştir. Yine aynı bildirgede, "Unutulmamalıdır ki, her yaşlı birey toplum içinde aktif olma ve aktif yaşlanma şansına sahip olmalıdır.” denmekteydi. Kuşkusuz burada belirtilen güvenli ve saygın yaşlanma önemli bir hakkın tespitidir. Bu tespitten hareketle, her ülkenin genel ve yerel yönetimlerinin, yaşlı insanların zorlanmadan bu hakka ulaşmalarını sağlayacak tedbirleri almaları ve gerekli teşkilatı kurmaları gerekir.
Hiç kuşku yok ki, emeklilerin veya genel olarak yaşlıların yaşam kalitelerinin yüksekliği, psikolojik ve fiziksel iyilik hallerine bağlıdır. Bunu sağlayacak olan iki önemli faktör vardır: Bunlardan birincisi, kamunun görevi olan emeklilerin insanca yaşamalarına yetecek gelir ve sosyal haklara sahip olmalarını sağlamanın yanı sıra, sağlık hakkına ulaşabilirlikteki kolaylık, sağlık kontrollerinin düzenli ve zamanında yapılması, sosyal aktivitelere katılımı kolaylaştıran düzenlemelerdir. İkincisi ise yaşlı bireylerin aile bireyleri ile yakın çevrelerinin desteğidir.
Emeklilerin yaşam kalitesi ile yaşam memnuniyetinin yüksekliği veya düşüklüğü, hayatlarını idame ettirdikleri kentleri yöneten yerel yönetimlerin uygulamaları ile de yakından ilgilidir. Bunun sağlanmasında 2005 yılında Dünya Sağlık Örgütü tarafından gündeme getirilmiş olan “Yaşlı Dostu Şehirler" yaklaşımının önemi büyüktür. Bu yaklaşım ile bu yaklaşımı temel alan TTB üyesi doktorların çalışmasını bir başka yazıda ele alacağım.
Evet, Emekliler Haftası'nda olduğumuz bu günlerde, yaşadıklarımız, Birleşmiş Milletler Dünya Yaşlılık Asamblesi'nin tespitleri, Dünya Sağlık Örgütü'nün "Yaşlı Dostu Şehirler" yaklaşımı, Türkiye'de emeklilerin ya da yaşlı bireylerin hayatını kolaylaştıracak ve onların iyilik hallerinin devamını sağlayacak tedbirlerin alınmadığını ve gerekli düzenlemelerin yapılmadığını, hatta nüfusu günden güne yaşlanan Türkiye'nin bir yaşlılık politikasının olmadığını açıklıkla ortaya koymaktadır.
Şimdi emekliler olarak gerekli düzenlemelerin yapılması için örgütlü mücadeleyi yükseltmek gerekiyor. Kuşku yok ki, bu mücadeleyi yükseltmenin aracı sendikal örgütlülüktür!



