Gazeteci Çiğdem Toker, seçim akşamı Fox TV'de katıldığı programda seçim sonuçlarını değerlendirdiği konuşmasında, “Serbest seçimlerle bir siyasal iktidar el değiştirebilir mi sorusu artık kritik bir soru haline gelmiştir. Demokrasi sandıktan ibaret değildir. Demokratik protestoları kriminalize etmememiz lazım" dediği için Radyo Televizyon Üst Kurulu'nun (RTÜK) radarına takıldı.
RTÜK Başkanı Ebubekir Şahin, Cumhurbaşkanı seçimi ikinci turunun yapıldığı 28 Mayıs 2023 tarihinden bir gün sonra, muhalif televizyon kanallarının seçim sonuçlarına dair yorum ve değerlendirmelerine ilişkin kurul uzmanlarınca inceleme başlatıldığını, inceleme sonucu hazırlanacak raporun kurulun ilk toplantısının gündemine alınacağını duyurdu. Şahin’in inceleme başlatıldığını duyurduğu televizyon kanalları arasında Çiğdem Toker’in yukarıya aldığım açıklamasını yayınlayan Fox TV de vardı.
Hiç kuşku yok ki, demokrasi birçok hakkın bir arada kullanılabildiği bir haklar bütünüdür. Bu haklardan herhangi birinin kullanılamaması veya idarece kullanılmasına izin verilmemesi, engellenmesi, kamu gücünü elinde tutanların kullananları kolluk şiddetiyle engellemesi, araçsallaştırdığı yargı eliyle cezalandırması demokrasinin demokrasi olmaktan çıkarılmasıdır.
Takip edenler bilirler, ben de zaman zaman yazılarımda demokrasinin birçok hakkın bir arada kullanılabildiği haklar bütünü olduğunu, bu haklardan birinin dahi kullandırılmamasının demokrasiyi demokrasi olmaktan çıkaracağını üstüne basa basa vurgularım. Nitekim 23 Nisan 2023 tarihinde başka mecrada yayımlanan “Sakatlanan Temsili Demokrasi ve Seçimler” başlıklı yazımın bir paragrafında, "Demokrasi: insanlığın yüzyıllardır verdiği mücadeleler sonucu kazandığı haklar bütünüdür. Bu hakların birinin kullanılamadığı veya çoğunluğun azınlığın haklarını yok saydığı sistemin adı demokrasi olamaz. Kısacası; demokrasinin vazgeçilmezi olan birçok haktan birinin kullanılamaması veya çoğunluğu elinde tutan iktidarın, azınlıkta kalan muhalefete mensup genel (parlamento) ve yerel (belediye başkanlığı ile belediye meclis üyeliği gibi) kamu birimlerinde görev yapmak üzere, halk tarafından seçilmişleri çalıştırmadığı, görev yaptırmadığı, görevden aldığı ve yerine kendi memurunu atadığı sistemin adı demokrasi değildir. Kısa ve öz olarak söylemek gerekirse; çoğulculuğun yok sayıldığı çoğunlukçu yönetim anlayışının hatta onun başındaki tek kişinin söz sahibi olduğu sistemin adı demokrasi değil, olsa olsa otokrasi olur.” demiştim.
Evet, Türkiye tüm anti-demokratik uygulamaların iç içe geçtiği tek adam yönetimi altında, 14 Mayıs 2023 tarihinde tarihinin en kritik seçimine gitti. Maalesef Türkiye, bu seçimde getirilen yeni sistemde %50+1’le kazanılması mümkün olan tek adam yönetimini kazanmak için ülkeyi yönetme iddiasıyla yola çıkmış olan farklı siyasi düşüncelerin her birinin kendi programı ile seçime girmesinin mümkün olmadığı bir seçime gitti. Halbuki siyasi partiler temsili demokrasinin aracıdırlar. Bu anlamda siyasi partilerin temsili demokrasinin pratik uygulamalarında sistemin karşılaştığı zorlukların aşılmasında kolaylaştırıcı rolleri vardır. Zira her siyasi parti, temsil ettiği kesimin taleplerini masaya taşıyabilme potansiyeline sahiptir. Böylece kurulan masada yapılan tartışmalarla farklı siyasi talepleri ve konumları ile uzlaştırıcı bir rol üstlenirler. Türkiye, yukarıda kısaca değindiğim nedenlerle bu seçime özel olarak, her siyasi partinin kendi programı ve vaatleri ile seçmenin karşısına çıktığı bir seçim süreci yaşamadı.
Peki, bu ucube sistemi kim getirdi? Elbette AKP-MHP iktidar bloku. Yani partili Cumhurbaşkanı AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ortağı MHP lideri Devlet Bahçeli. Bu getirdikleri sistemle halkın iradesine ipotek koyan, anayasanın başlangıç ilkelerinden, “Demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti” olan Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarına yine aynı anayasa ile tanınmış hakların kullanımını engelleyen, Çiğdem Toker’in demokrasinin bütünlüğüne vurgu yaptığı açıklamasını inceleme konusu yapan RTÜK’ün bağlı olduğu erk sahipleri. İşin ilginci ise, iki liderin değişik zamanlarda demokrasi konusunda yaptıkları açıklamaların Çiğdem Toker’in söylediği ile paralellik arz etmesi. Nitekim TV'deki konuşması hakkında inceleme başlatıldığını açıklayan RTÜK başkanına T24’te yazdığı köşe yazısında cevap veren Toker, Erdoğan ile Bahçeli’nin geçmişte demokrasinin sandıktan ibaret olmadığına ilişkin açıklamalarına yer verdi.
25 yıl önce, halen İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı iken, okuduğu şiir nedeniyle 10 ay hapis cezası alan Erdoğan, cezasının kesinleşmesi üzerine düzenlediği basın toplantısında, Çiğdem Toker'in de yazısına aktardığı gibi şu ifadelere yer vermişti:
"'Ülkemizde demokrasi, giderek bir seçim metoduna dönüştürülmektedir. Halbuki demokrasi, sadece seçimlerden ibaret değildir. Aynı zamanda seçimin varlığı kadar yargı ve yargıç bağımsızlığı da demektir. Eğer bu iki bağımsızlık çiğnenirse demokratik bir görüntü altında baskıcı bir düzen kurulmuş olur. (Kaynak: Hüseyin Besli-Ömer Özbay- R. Tayyip Erdoğan- Bir Liderin Doğuşu, Sayfa:206)"
Cumhur İttifakı’nın diğer ortağı MHP’nin Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin AKP ile ortaklığa girmeden önce, Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçildiği 10 Ağustos 2014 tarihinden 10 gün sonra, 20 Ağustos 2014 tarihinde yaptığı konuşmasından sayın Toker’in aktardığı bölüm ise aynen şöyle: "Demokrasi sadece sandıktan ibaret değildir. Doğrudur, 10 Ağustos’ta Erdoğan sandıktan çıkmıştır. Fakat ahlak, edep, milli ruh, milli kimlik, kardeşlik bağları, Cumhuriyet’in ilkeleri, utanma duygusu ve doğruluk sandıkta kalmıştır. Bundan sonra Erdoğan’ın komplolarına, yıkıcı ve parçalayıcı niyetlerine mani olunmazsa zararı herkes görecek, ceremeyi herkes çekecektir. (Kaynak: www.mhp.org.tr Bahçeli’nin 20 Ağustos 2014 tarihli konuşma metni.)"
Nasıl, iki lider de geçmişte demokrasiye dair doğru tespitler yapmışlar değil mi? "Evet ama köprünün altından çok sular geçti." dediğinizi duyar gibiyim. İyi de köprünün altında ne kadar su geçerse geçsin demokrasi, demokrasidir değil mi?
Sanıyorum gerek ülkeyi yönetenlere gerekse muhalefete demokrasinin sadece siyaseti değil, toplumsal hayatın başka alanlarını da kapsayan bir süreç ve bir işleyiş biçimi olduğunu hatırlatmak gerekiyor. Örneğin; örgütlenme engellendiğinde toplumun hak ve menfaatleri ortak olan sınıf ve katmanları örgütlenemezler. Örgütlenemeyen bu sınıf ve katmanlar, taleplerini demokrasi içinde dile getiremezler. Elbette bu durum ekonomik alanın bir bütün olarak demokratikleşmesinin önünü keser ve ekonomik karar mekanizmalarına toplumun değişik kesimlerini temsilen katılımın sağlanmasını önler. Kuşkusuz bu durum, toplumun geneli adına katılım sağlanmayan ekonomik karar alma süreçlerinde, insan hayatını derinden etkileyen piyasanın sadece sermaye ve mülk sahiplerince belirlenmesine yol açar.
O zaman, demokrasi seçmenlerin yasalarla belirlenmiş süre olan dört veya beş yılda bir kullandıkları oylarla seçtikleri parlamentodan, partilerden ve partilerin boş vaatlerinden ibaret değil. Asıl demokrasi hayatın içinde, gündelik hayata dair taleplerin karşılanıp karşılanmamasındadır. Demokrasi, siyasi partiler, parlamento, sandık üçgeninden çıkıp yurttaşların, yurttaşlık bilinciyle hareket ettikleri, yerelde ve genelde örgütlendikleri, taleplerini dile getirdikleri, seslerini duyurdukları, karar alıcılara ulaşabildikleri ve çözüm önerilerini onlara aktardıkları ve çözümün parçası olduklarında gerçek demokrasi olacaktır. Kısacası gerçek bir demokrasi için yurttaşı sürece katmak ve onun kendisini sorumlu hissetmesini sağlamak esas olmalıdır. Demokrasi; yöneten yönetilen karşılaşmasında, yönetilenin örgütlülüğü ile yönetene karşı geliştirdiği etkin mücadelesinin siyasi otorite üzerinde baskı kurduğunda ve onu uzlaşıya zorladığında anlamlıdır. O zaman yurttaşı seçimden seçime hatırlamak, 4 veya 5 yıl olan iki seçim arasında, "Siz evinizde oturun, biz hallederiz." demek gerçek demokrasi değildir.
Maalesef örgütlü mücadele AKP iktidarı döneminde, özellikle de son on yılda ağır yara aldı. Gezi olaylarından günümüze uzanan süreç, baskının dozunun artarak devam ettiği bir süreçtir. Medyaya yönelik baskılar, sansür kanunu, toplantı, gösteri ve yürüyüşlerin engellenmesi, grevlerin, gençlik festivallerinin hatta konserlerin yasaklanması iktidarın insanları bir arada görmeye tahammülsüzlüğünün had safhaya ulaştığının göstergesidir. Halbuki demokrasinin sürekliliği için siyasi katılımın, hak mücadelesinin, vatandaşların hatta vatandaş olmayanların taleplerini dile getirebildikleri kanallar mutlaka açık olmalıdır. Siyasi temsili partilerle sınırlı tuttuktan sonra, partileri toplumdan koparmak demokrasiye tuzaktır. Zira demokratik mücadelenin olmazsa olmazı olan örgütlü toplumun diğer mücadele araçlarını yok ederek, onu yalnızca partilere mecbur bırakmakla demokrasi tam olarak işlemiyor. O zaman, yerel siyaset ile sendikal hareketi güçlendirmek gerekiyor. Ancak bu yapıldığında demokrasi gerçek anlamda hayata geçmiş olur.
Kısacası, demokrasinin bir haklar bütünü olduğu bu kadar açıkken, demokrasinin bu özelliğine dikkat çeken Çiğdem Toker’in söylediğinde suç unsuru aramak ve onun üzerinden cezalandırmaya yönelmek, ülkede demokrasiyi içselleştirmemiş otokratik bir yönetim anlayışının hakim olduğunun açık göstergesidir.
