Veli Beysülen


Barış İktidarın Ajandasına Kurban Edilemez!

.


Geçen hafta bu köşe de yayınlanan, "RAPOR ÇÖZÜM İRADESİ YANSITMIYOR!" başlıklı yazımda, yaklaşık 1,5 yıldır devam eden Kürt sorununu çözüm süreci için TBMM’de oluşturulan Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu'nun sonuç raporunun 18 Şubat 2026 tarihinde yayınlandığını, ancak raporun mantığının çözümü zamana yaymak üzerine oturtulduğunu, bu nedenle atılacak karşı adımlar ile hukuki güvencelere ilişkin düzenlemelerin PKK’nın tamamen silah bıraktığının, devletin askeri, istihbarat ve güvenlik birimlerinin raporuna bağlandığını, bunun ise süreci provokasyonlara açık hale getirdiğini belirtmiştim. Nitekim raporun, “SÜREÇLE İLGİLİ YASAL DÜZENLEME ÖNERİLERİ” başlık 6 bölümünün 6.1. Nolu “Kritik Eşik: Örgütün Silah Bırakması” alt başlıklı kısmında, “Süreçte en kritik eşik, PKK terör örgütünün tüm unsurlarıyla silah bıraktığının ve kendisini tasfiye ettiğinin devletin güvenlik birimlerince tespit ve teyit edilmesidir.” denmektedir. Açıklamaya muhtaç bu cümlenin rapora yazılmasının güvensizlik, toplumsal rızanın sağlanması ve iktidar kanadının yaşadığı ülkenin genel demokratikleşmesi endişesi gibi çeşitli nedenleri olabilir.  
 
Kuşkusuz yürütülen sürecin önceki yıllarda yaşanmış başarısız deneyimlerden etkilenmemesi mümkün değildir. Zira yaşanmışlıklar doğal olarak güvensizliğe yol açıyor. Ancak bence sürecin daha sağlıklı ve karşılıklı güven içinde yürütülmesinin sağlanması için yapılacak bir takım yasal düzenlemelerin, PKK’nın silah bıraktığına ve kendisini feshettiğine dair devletin ilgili birimlerinin vereceği nihai raporlara bağlanmasının temel nedenini başka etkenlerde aramak gerekir.
 
Görünen o ki, iktidar bloku ülkenin demokratikleşmesini ve hukukun üstünlüğünün sağlanmasını öteleme ve zaman kazanma niyetini açığa vurmamak için raporu mümkün olduğunca toplumun rızasının alınması gerektiğine indirgeme gayreti içinde olmuş. Zira raporun sonraki bölümlerinin satır aralarında, toplumsal rızaya dair örneklerin çokça tekrarlanmış olması da bunu gösteriyor. Nitekim yine raporun 6. Bölümünün, “Toplumsal Bütünleşmeyi Güçlendirecek Yasal Düzenlemeler.” başlıklı 6.2. alt başlığında, “Kanun; kamu vicdanını ve toplumsal hassasiyetleri gözetmeli, kapsamı yorum yoluyla genişletilmeye müsait olmayacak şekilde net, bütüncül ve anlaşılır olmalıdır.” denmektedir. Örgüt Mensuplarının Durumu, başlıklı 6.3. nolu alt başlığında ise, “Yasal düzenlemeler, toplumda cezasızlık ve af algısı oluşturmamalıdır.” denmektedir. Aslında bu son cümle, toplumsal rıza hususunda çok şey anlatıyor. 
 
Görüldüğü gibi, raporda toplumsal rıza endişesi oldukça baskın. Elbette iktidar kanadının ya da genelde devletin, toplumsal rıza konusunda endişelenmelerinin tarihsel alt yapısı var. Zira yaklaşık 45 yıldır bu ülkede örgüt ile 27 yıldır devletin elinde olan lideri Öcalan, hatta topyekûn Kürtler hakkında söylenen menfi çok şey var. 23 yıldır ülkeyi yöneten AKP de bu konuda kendinden önceki iktidarların yolunda gitmiş bir partidir. Kaldı ki bugün ülkeyi yöneten iktidar blokunun ortağı MHP, en sert PKK ve Öcalan karşıtlığı ile bilinen, hatta bunu zaman zaman Kürt karşıtlığına indirgeyen bir siyaseti temsil ediyor. Geçmişte Kürt siyasetinin parlamento ayağını temsil eden legal partileri, özellikle HDP’nin kapatılması ve seçilmiş milletvekillerinin meclisten atılması konusunda sert tutumuyla bilinen MHP’nin, bugün devlet kanadında sürecin yürütülmesinin sözcülüğünü yapması geçmiş tavır ve söylemlerinin oluşturduğu toplumsal hafızayı bir anda yok etmiyor.
 
Halbuki Kürt hareketi, özellikle silahlı kanadı temsil eden Abdullah Öcalan, 1993 yılından bu yana silahı devre dışı bırakma ve sorunun demokratik çözümü konusunda muhatap arayışındadır. Buna rağmen, siyasetin önemli yerlerinde olanların izledikleri uzlaşmadan uzak politika ve söyledikleri Abdullah Öcalan ile lideri olduğu PKK’yi nefret objesi haline getirdi. Maalesef izlenen bu genel politika ve söylemler, sadece Öcalan ile örgütü değil, legal siyaset ile siyasetçileri de yıllarca baskı altına aldı ve ülke barışına yönelik siyaset üretmelerini engelledi. Kaldı ki bu politika ve baskılar, Kürt siyasi hareketi ile sınırlı kalmadı, ülkenin tüm demokrasiden yana muhalif kesimlerini, sol, sosyalist hatta sosyal demokrat siyasetleri, sendikaları, meslek birliklerini, demokratik kitle örgüleri ile insan hakları örgütlerini kapsayacak bir şekilde sürdürüldü. Kısacası sorun genel anlamda anti demokratik uygulama ve hukuksuzlukların gerekçesi yapıldı.
 
Doğrusu Abdullah Öcalan’ın, bugün örgüte, silah bırakıp kendisini feshetmesi çağrısı yapması ve örgütün buna uygun adımlar atması, toplumun çoğunluğunda oluşmuş antipatiyi de bir anda ortadan kaldırmıyor. Ancak siyasetin daha cesur adımlar atması bu antipatiyi dağıtacağı da bilinen gerçektir. Siyasetin şeffaf, toplumu aydınlatan bir hat üzerinden sürdürülecek çözüm sürecinin toplumu ikna edeceğini bilmemesi mümkün değil. O zaman, komisyon raporuna yansıyan olumsuz havanın asıl nedeni toplumsal rıza endişesi değil. Zira ülkenin geneline bakıldığında iki taraftan insan ölmemesinin toplumu rahatlattığı ve barış süreciyle ilgili toplumsal rızayı kendiliğinden sağladığı açıkça görülüyor. Elbette toplumu iktidar blokunun adına “Terörsüz Türkiye” dediği barış ve demokratikleşme sürecinin aleyhinde manipüle etmeye çalışan, MHP geleneğinden gelen siyasi yapılar ile onların başındaki siyasetçiler var. Onların da etkisiyle, sürece karşı bir muhalefet olduğu gerçeği göz ardı edilemez. Ancak muhalefetin ana gövdesini oluşturan CHP’nin sürece olumlu yaklaşımı ve sorumlu davranması, onların etkisini azaltan bir faktördür. Dolayısıyla, toplumun azınlığından gelen karşı çıkışın barış sürecini sürüncemeye bırakmanın gerekçesi yapılması gerçekçi değildir. Tüm bunlar bir araya getirildiğinde raporun süreci zamana yaymaya yönelik içeriğinin temel nedeninin, iktidar blokunun iktidarının devamını sağlama endişesi olduğu açık.
 
Evet, bu ülkede iktidarlar hatta sistem içi muhalefet, yıllardır çatışmayı siyaset yapmanın aracı olarak kullandılar ve anti demokratik uygulamalar ile hukuksuzluklara gerekçe yaptılar. Bugün ülkenin tek adam yönetimi ile yönetilmesi de bu genel politik hattın ülkeye dayatmasıdır. Şimdi iktidar blokunun ikircikli tavrından dolayı, bölgesel konjonktürün dayatması ile bir devlet politikası olarak başladığı, komisyon raporuna da yansımış olan barış süreci tek taraflı yürüyen bir süreç görüntüsü veriyor. Zira süreç katılımdan uzak, bireylerle sürdürülmeye çalışılıyor. Kuşku yok ki, sürecin katılımcı ve şeffaf bir şekilde yürütülmemesi, iki tarafta ne konuşuldu, sürecin sonunda neyle karşılaşacağız endişelerine yol açıyor. Özellikle geçmişte bu ülkenin Kürt yurttaşları ile siyasetine yönelik ötekileştirme söylem ve uygulamaları, bugün iktidar bloku tarafından toplumsal rıza için kullanılıyor. Kuşkusuz geçmişte kullanılan dilin yol açtığı toplumsal rıza eksikliği, bugün ortaya çıkmış barış fırsatını ötelemenin gerekçesi olmamalı. Zira hiçbir siyasi ve bireysel hesap bu ülke yurttaşlarının daha fazla acılar yaşamamasını sağlayacak barıştan daha önemli olamaz.
 
Öte yandan Kürt sorunundan bağımsız olarak ülkede yaşananlar, iktidarın muhalefeti tasfiyeye yönelik uygulamaları, seçilmişlere yönelik operasyon ve soruşturmalar iktidar blokunun ülkenin demokratikleşmesi ile hukukun üstünlüğünün sağlanması düşüncesinin olmadığını gösteriyor. Çünkü iktidar bloku gerek iç gerekse dış gelişmelerin yol açtığı yıpranmışlığının, gelecek seçimlerde iktidarda kalmasını güçleştirdiğini görüyor. Kuşku yok ki, iktidar bloku bu durumu mevcut tek adam yönetiminin güçlendirerek sürdürme hedefine ulaşmasının önünde engel olarak görüyor. Bu nedenle, 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde birinci parti olarak çıkan ve seçimlerden bugüne yapılan tüm anketlerde birinci parti olduğu görülen CHP’yi marjinalleştirecek ve tasfiye edecek operasyonlarına aralıksız devam ediyor. Bu nedenle getirdiği tek adam yönetiminde ülke yönetiminde tek yetkili olan, Cumhurbaşkanlığının güçlü alternatif adayı İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve CHP Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nu tasfiye için yargıyı araç olarak kullanıyor. Elbette seçilmiş de olsa, hakkında suç işlediği iddiası bulunan her yurttaş hukuk önünde hesap vermelidir. Ancak izlenen yöntem, toplu yargılamalar, yıllara varan tutukluluk halleri, gizli tanık ve itirafçı ifadelerine dayandırılan soyut delillerle insanların uzun süreler demir parmaklıklar arkasında tutulmaları yargılamaların siyasi olduğunu gösteriyor.
 
Yukarıda belirttiğim gibi, devam eden sürecin şeffaflıktan uzak, lidere ve örgüte indirgenmesi, işin sadece şiddet boyutuyla tartışılması ve iktidar blokunun “Terörsüz Türkiye” ısrarı, legal sivil siyaseti sürecin dışında tutuyor ve güvensizliğe yol açıyor. Özellikle inisiyatif alabilecek ve toplumsal rızaya katkı sunabilecek siyasetçilerin içerde tutulmaları, süreci hızlandıracak yasal düzenlemelerin ötelenmesi, ortaya çıkmış barış fırsatını sekteye uğratma riski taşıyor. Geçen hafta da yazdım, burada görev muhalefetin bütününe düşüyor. Muhalefet blok halinde barış ve demokrasi için inisiyatif almalı ve seçimlerde sonuca ulaşacak iş birliğini pekiştirmelidir. Zira barış iktidarın ajandasına kurban edilemez!           
                          
 

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.