Veli Beysülen


Barış Gelecek Kuşaklara Borcumuzdur!

.


Geçen hafta bu köşede yayınlanan “İKTİDARIN BARIŞ ÇIKMAZI” başlıklı yazımda, AKP kurucularından eski Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in, PYD yöneticilerinden Salih Müslim’in Suriye iç savaşının başladığı 2011 yılında Ankara’ya geldiğini ve kendilerine destek verilmesi talebinde bulunduğunu, Türkiye’nin ise "Git Suriye Özgür Ordusu saflarında Esad’a karşı savaş" dediğini, Salih Müslim’in ise kafa kesen muhaliflerle birlikte savaşmayacakları cevabı verdiğini yazmıştım. Yani Türkiye, bu ülke yurttaşlarının akrabaları olan Suriye Kürtlerinin yardım ve müttefiklik teklifini reddederek, onları kafa kesen selefi örgütlerin safında savaşmaya ikna etmeye çalışmış ancak Suriye Kürtleri bunu reddetmişler. Yardım ve müttefiklik konusunda Ankara’dan olumsuz cevap alan Suriye Kürtleri, Suriye’nin kuzeyinde yan yana yaşadıkları Arap, Süryani, Türkmen halklarıyla birlikte Rojava’nın sevk ve idaresi ile güvenliği için ortak bölgesel yönetim oluşturarak kendi güvenliklerini sağladılar. Kantonlar biçiminde örgütlenen Rojava’nın Kobane kantonu, 2014 yılında barbar IŞİD çetesinin saldırısına maruz kalınca ABD ile iş birliğine gitti ve ondan destek alarak IŞİD’i yendi. Kısacası Türkiye’nin Suriye Kürtlerinin destek ve iş birliği teklifini reddetmesini fırsata çeviren ABD, Kürtlerin daha doğrusu Rojava’nın çaresizliğini kullandı ve Suriye’de kendisine alan açmış oldu.  
 
Elbette uluslararası ilişkilerde ebedi dostluk ve ebedi düşmanlık yoktur. Zira ülkeler veya toplumlar, çıkarların veya şartların dayatmasından dolayı iş birliği yaparlar. İş birliklerinde tarafların karşılıklı çıkarları belirleyici olmakla birlikte, bazen taraflardan biri özellikle dış etkenlerle aleyhinde gelişen şartlar nedeniyle iş birliğine mecbur kalır. Burada mecburiyetinden dolayı iş birliği yapan tarafın bilmesi gereken şey, çıkarı için kendisiyle iş birliği yapan diğer tarafın çıkarı bittiğinde iş birliğini bitireceğidir. Bu gerçekten hareketle, Kürtler, bu iş birliğinin kalıcı bir iş birliği olmadığını, ABD’nin, çıkarı bittiğinde kendilerini yüzüstü bırakacağını biliyor olmalıydılar. Ancak son günlerde yapılan bazı açıklamalar bu konuda eksik kalındığını gösteriyor.
 
Evet, ABD’yle müttefiklerinin Suriye’nin başına getirdikleri HTŞ ile başındaki Ahmet eş-Şara (Colani), bölge politikası için onlara gerekli kolaylığı sağlayacaklarını taahhüt ediyor ve istedikleri antlaşmalara imza atıyorlar. Dolayısıyla ABD’nin yol verdiği HTŞ, daha önce Suriye Alevileri ile Dürzilerine yönelik yaptığı imha politikasını Rojava’da uygulamaya başladı. Elbette bunun nedeni, ABD ile İsrail’in sonraki hedef İran’a yönelik saldırılarında kendilerine sorun çıkarmayacak hatta destek verecek HTŞ’yi Suriye’nin tek hakimi haline getirme politikasının önündeki engel Rojava’yı tasfiye etmek istemeleridir.
 
Bu süreçte, özellikle ölmüş kadın savaşçıların bedenlerine yönelik aşağılayıcı bazı görüntüler medyaya düştü. Bir HTŞ mensubunun, ölmüş kadının örülü saçını kesip video çekerek sosyal medyada sergilemesi tepkilere neden oldu. İnsan hakları ile evrensel hukuk kurallarına aykırı bu insanlık suçu infiale yol açtı. Bunun üzerinden tartışmalar sürerken, Türkiye’de kadınlar saçlarını örmeye ve sosyal medyada paylaşmaya başladılar. Amacı kadın bedenine yönelik aşağılayıcı teşhiri protesto etmek olan bu eylem, kızılca kıyamet kopmasına ve saçını ören kadınlar ile onlara destek verenlere yönelik hakaret, bölücülük ve hainlik suçlamalarının ortalığa saçılmasına yol açtı. İktidarın “Terörsüz Türkiye” dediği barış süreci devam ederken, bazı siyasetçiler ile yazılı ve görsel medya organlarının yanı sıra içinde okumuş sözde aydınların da olduğu sosyal medya hesaplarından, bu ülkenin Kürt yurttaşlarını bölücülükle, teröristlikle suçlayan ve defolun gidin diyen birçok paylaşım yapıldı. Doğrusu bu ülkede ağır aksak da olsa yürüyen bir süreç varken ve  40 yıldan fazla bir süredir devam eden çatışmaların bitmesi fırsatı yakalanmışken, bu kadar yüksek perdeden saldırılması, hakaretler edilmesi, hele hele yukarıda belirtiğim gibi barbar IŞİD çetesinin saldırılarına karşı, hayatta kalmak için ABD ile zorunlu iş birliği yapmış Suriye Kürtlerinin emperyalizmle iş birliği yapmakla suçlanmaları, insana ister istemez bu ülkede barış kelimesinin bazılarını çok fena ürküttüğünü düşündürtüyor. Maalesef milli hezeyanla komşusunu, akrabasını, iş arkadaşını, birlikte askerlik yaptığı asker arkadaşını rencide eden, onu aşağılayan ve ona nefret kusan bu kesimi görünce insanın irkilmemesi mümkün değil.    
 
Kuşku yok ki, Türkiye’de sistemin kendisine enjekte ettiğiyle yetinen ve başkalarının insan olmaktan dolayı sahip oldukları hakları kullanmaması için kendi haklarından vazgeçen önemli bir kitle var. Bu kitle empati yapmıyor ve başkalarını anlamamakta ısrar ediyor. Bu nedenle son günlerde yaşananlar, bu ülkede ufak bir kıvılcımın, bir provokasyonun veya siyasetçilerin oy uğruna kullandıkları ayrıştırıcı dilin yol açtığı nefretin ve düşmanlığın çok ciddi boyutlarda olduğunu gösterdi. Ve en önemlisi de bu ülkede provokasyonların alıcısı büyük bir kitlenin olduğunu gözler önüne serdi. Maalesef içerden veya dışardan yapılacak herhangi bir provokasyon bu ülkede ayrışmanın fitilini ateşlemeye yetiyor.
 
Öncelikle şunu belirteyim, bu ülkenin aklı başında hiçbir yurttaşı, ülkede yaşayan 86 milyon insanın ortak değerlerine saygısızlık yapmamalı. Ancak bir olayın arkasını önünü düşünmeden, kimin neden yapmış olabileceğine dair sorular sormadan ve devleti yönetenlerden bunlara dair net cevaplar alınmadan, her provokasyonu, toplumun bir etnik kökene, bir dinin veya mezhebin mensuplarına mal etmek, ona karşı topyekûn saldırıya geçmek, ülkenin yurttaşlarına hakaret etmek, aşağılamak ancak provokasyonu yapanların amacına hizmet eder. Halbuki her provokasyon içinden geçilen süreçle bağlantılı değerlendirilmek durumunda.   
 
Türkiye’de bir yandan bunlar yaşanırken diğer yandan ise uluslararası ve ulusal düzeyde aydınlar yaptıkları açıklamalarla Rojava’ya destek veriyorlar. Nitekim aralarında J. M. Coetzee (Nobel ödüllü yazar), Naomi Klein (Yazar), Brian Eno (Müzisyen), Sir Stephen Fry (Aktör, yazar), Roberto Saviano (Gazeteci), Yanis Varoufakis (Ekonomist), Siri Hustvedt (Yazar), Philippe Sands (Hukukçu, yazar), Burhan Sönmez (Yazar, PEN Uluslararası Başkanı) gibi isimlerin olduğu tanınmış yazarlar, yaptıkları ortak açıklama ile Rojava’ya destek verdiler. Yine aralarında Türkiye’nin tanınmış akademisyen, yazar, sanatçı ve hak savunucularının bulunduğu 1381 kişi yayımladıkları ortak bildiriyle Türkiye’nin Suriye politikasını eleştirdi. "Rojava'ya saldırmayın, Kürt kardeşlerimize dokunmayın. Bizi HTŞ ile komşu etmeyin!" başlıklı bildiride HTŞ’nin selefi, cihatçı ve kadın düşmanı bir yapı olduğu vurgulanarak şu ifadelere yer verildi: "HTŞ iktidarına verilen destek, Türkiye’nin çok daha ağır bir güvenlik sorunuyla karşı karşıya kalması demektir. Bölgesel savaşın gölgesinin üstümüze düşmesi demektir. Selefi, cihatçı, kadın düşmanı, seküler yaşam karşıtı HTŞ’yi ısrarla desteklemek; Suriye’nin Çerkesleri, Türkmenleri, Arapları, Ermenileri ve Hristiyanlarıyla toplumsal çeşitliliğinin yok edilmesine destek vermek demektir." ifadeleri yer aldı. Görüldüğü gibi, HTŞ ile Rojava yönetimi SDG arasında meydana gelen çatışmalar nedeniyle, içerden ve dışardan aydınlar, Rojava'ya destek veriyorlar. Ne yazık ki, bu desteklerin aksine yukarıda belirttiğim provokasyon alıcısı kitle nefret saçıyor. Zira çatışmaların şiddetlenmesi ve HTŞ’ye bağlı güçlerin Kobane’yi ablukaya almaları üzerine, DEM Parti'nin grup toplantısını sınırın hemen bu tarafında, Mardin’in Nusaybin ilçesinde yaptığı saatlerde, Türkiye Cumhuriyeti bayrağının indirilmesi provokasyonu yine bu kitle tarafından çabukça satın alındı. Ve Kürtlere yönelik organize saldırılar başladı.
 
Yukarıda belirttim aklı başında hiçbir insan, böylesi bir günde bayrağa saldırmaz. O zaman bu eylem bir provokasyondur. Peki, bu provokasyon üzerinden Kürtlere nefret kusanlara soralım, sizce bu provokasyonu kim yapmış olabilir? Devam eden barış sürecini baltalamak isteyen içerden birileri olabilir mi? Ya da Türkiye’de hatta bölgedeki halklar arasında barış olmasın, çatışma ve düşmanlık devam etsin diyen, sizin deyiminizle dış düşmanlar olabilir mi? Mesela Türkler ile Kürtler barışmasınlar diyen başka devletlerin istihbarat örgütleri olabilir mi? Tüm bu sorulara cevap vermeden nedir sizin bu nefret söyleminiz?
 
Bu ülkenin aydınları ile komünistinden sosyalistine, sosyal demokratından demokratına barışı, birlikte yaşamı savunan herkese görev düşüyor. Zira barış iktidarın gizli ajandasına ve iktidarını devam ettirme planlarına feda edilemeyecek kadar önemlidir. Bu nedenle barışı ısrarla savunmaktan asla geri durulmamalı, amalar ve fakatlarla zaman kaybedilmemelidir. Çatışma ortamına dönülmemesi için hep birlikte ses yükseltmenin zamanıdır. Bu saatten sonra, çatışma ortamına dönülmesinin varacağı yere dair tarihte sayısız örnek var. Unutmayalım ki, önce yaşadığımız ülkeyi, sonra bölgeyi ve dünyayı onarılması mümkün olmayan sonuçlardan korumak gelecek kuşaklara borcumuzdur!
                                              
 

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.