Veli Beysülen


Aşırı Sağ-Faşizm Neden Yükseliyor ?

.


Yazılarımı takip edenler bilirler, özellikle ikinci emperyalist paylaşım savaşından sonra dünya genelinde demokrasi ve barış talepleri ile anti kapitalist anti emperyalist güçlü bir dalganın yükseldiğini yazarım. Ancak son yıllarda dünya genelinde özellikle Avrupa kıtasında faşizmin yükselişi sürekli gündemde. Başta kıta Avrupa’sının merkez ülkeleri Almanya ve Fransa olmak üzere, birçok Avrupa ülkesinin liberal sağı ile sosyal demokrat solu, yani merkez siyaseti, onların aşırı sağ dedikleri çağın faşizmini durdurmak için sözde tedbirler almaya çalışıyorlar. Sözde diyorum, zira aldıklarını söyledikleri tedbirler seçim çevrelerinde iş birliği yapmak veya aşırı sağ partilerle koalisyon kurmamak şeklindedir. Günü kurtarmaya yönelik palyatif çözümlerle şimdilik idare etseler de halkların aşırı sağa yöneliminin nedenlerini cesaretle ortaya koyup, onları ortadan kaldıracak politikalar geliştirmekten uzaklar. Kuşkusuz nihai çözüm için tek tek ülkelerde yeni faşizmin yükselişinin nedenlerine dair analiz yapılıp bu nedenler ortadan kaldırılmadan, yukarıda belirttiğim günü kurtarmaya yönelik palyatif çözümlerin faşizmin yükselişini ve nihayetinde sandıktan iktidar olarak çıkışını durdurmaya yetmeyeceği açık. Zira merkezin sağında ve solunda siyaset yapan siyasi yapıların, birbirini tekrarlayan benzer programları toplumlara özellikle ezilen çoğunluğa güven vermiyor.       
 
Evet, 1990’larda SSCB’nin dağılması ve reel sosyalizmin sahneden çekilmesinin yanı sıra 1980’lerden itibaren, Neo-liberal kapitalizmi uygulamaktan başka işlevi kalmayan merkez sağ ile merkez sol siyaset, toplumların ezilen büyük çoğunluğunun sorunlarına çözüm üretmekten uzaklaştı. Onlarca yıldır birbirinin tekrarı programları uygulamanın ötesine geçemiyor. Kuşku yok ki bu durum toplumun mağdur kesimlerini arayışa itiyor. Çünkü1980’lerden itibaren uygulanan neo-liberal kapitalizm, sorunlara karşı toplumun kabul edeceği çözümler üretemediği gibi, sistemin sebep olduğu çoklu krizleri aşmak için uyguladığı kemer sıkma politikaları, ekonomik durgunluk, yüksek işsizlik ve yüksek enflasyon toplumun sabit ve dar gelirli kesimlerinin yaşam standardını aşağıya çekiyor. Bunun sonucu eşitsizlikler artıyor. Bu rşitsizliklerin başında, halkın sırtına ağır vergiler yüklenmesi, mülksüzleşme, yoksullaşma ve gelir dağılımında meydana gelen bozulma gelmektedir. Kısacası sistemin kendi krizlerinin faturası başta işçi sınıfı, toplumun ezilen katmanlarına ödettiriliyor. Buna karşı gelişen işçi eylemleri veya karşı çıkış hareketleri devletin sert müdahaleleri ile bastırılıyor. Bir başka deyişle, otoriter iktidarların çıkardıkları baskı yasaları ve yerine göre anayasayı çiğneyerek uyguladıkları sermaye yanlısı ekonomik ve anti-sosyal önlemlerle faşist siyasetin yükselmesine zemin hazırlıyorlar.
 
Kapitalizme geçişle birlikte, 19. yüzyılın ortalarından itibaren dünyada yeni toplum sistemi olarak katı sınırların içine hapsolmuş ulus devlet modeli geliştirildi. Kuşku yok ki, bu modelin getirdiği katı içe kapanıklık popülist milliyetçiliği körükledi.  Bu körükleme, pek çok ülkede milliyetçiliğin yükselmesine ve ırkçı ideolojinin iktidarı ele geçirmesine yol açtı. Burada asıl üzerinde durulması gereken konu, 20. yüzyılın ilk yarısında, Almanya ve İtalya gibi ülkelerde toplumun ezilen çoğunluğundan aldığı destekle iktidar olan ve insanlığa büyük trajediler yaşatmış faşizmin bugün yeniden aynı çoğunluk tarafından destekleniyor olmasıdır. Bunun temel nedeni toplumların korkularla kontrol altında tutulmasıdır. Günümüzde bu korkuların başında göçmenlik gelmektedir. Bugün için gelişmiş batı toplumlarını ürküten iki ayrı statüde göçmenlik var. Bunlardan ilki sanayisi gelişmiş batı devletlerinin sermayenin işgücü ihtiyacını karşılamak üzere başka ülkelerden işgücü transferine başvurması, diğeri ise savaşların ve şiddetin kesintisiz devam ettiği Asya ve Afrika kıtalarında yerlerini yurtlarını terk etmek zorunda bırakılan yoksulların batıya kitlesel göçüdür.
 
Kuşkusuz işçi olarak bu ülkelere göç etmiş olanların önemli bir kısmı bulunduğu ülkenin vatandaşı olmakla birlikte, dil, kültür ve din farklılıkları nedeniyle entegrasyon konusunda sorunlar yaşıyor. Asıl sorun, yine yoksulluğun ve emperyalizmin kışkırttığı savaşların yerlerinden kopardığı insanların, gelişmiş batıya göç etmeleridir. Maalesef bu göçmenler, yerli halkları iş ve gelecek kaygısına sevk ediyor. Bu neden de insanların, göçlerin önüne geçeceğini vadeden popülist aşırı sağ liderler ile onların başında bulundukları partilere yönelmesine yol açıyor. Halbuki bugünün gelişmiş sanayi ülkeleri, geçmişlerinde başta Afrika ve Asya kıtaları, dünyanın değişik bölgelerinde bulunan sömürgelerinden ülkelerine aktardıkları kaynaklarla gelişmiş ülkelerdir. Bir başka deyişle geçmişte sömürge olarak kaynaklarını sömürdükleri, yoksul ülkelerin savaştan ve şiddetten kaçan yoksul halklarının ülkelerine göç etmelerini kullanan aşırı sağ siyasetçi ve partiler, göçmen karşıtı politikaları ile ülke halkının ezilen çoğunluğundan destek almaktadırlar. Bu çok önemli bir çelişkidir. Bu çelişkiyi ortaya koyacak olan sol siyasettir. Ancak kabul etmek lazım ki, çoğu ülkede sol güçler neo-liberalizmin potasında eridiler. Sol artık toplumun gözünde statükoya alternatif oluşturamıyor ve toplumu kucaklayacak projeler ortaya koyamıyor. Kısacası günümüzde sisteme entegre olan merkez siyasetin sağı ile solu arasında elle tutulur fark yoktur. Bir başka deyişle sol, geçen yüzyıl solunun tarihsel iflasına yol açan kusurlarını gideremiyor ve kendisini günümüze uyarlayamıyor. Dolayısıyla toplumların ezilen emekçi kesimleri statükoyu reddeden ve göçmen işçiliğe karşı net duruş sergileyen aşırı sağ partiler ile başlarındaki popülist liderleri destekliyorlar.   
 
Doğrusu aşırı sağcı-faşist hareketlerin popülist liderleri, sadece söylemlerle toplumların ezilene çoğunluğunun ilgisini çeken vizyonsuz liderler olsalar da toplumsal ve ekonomik koşullar ile merkez siyasetin sorunları çözümündeki yetersizliği, bu liderlerin yükselmesi için gerekli fırsatları yaratıyor. Bu noktada neo-liberalizm ve küreselleşmenin aşırı sağ hareketlerin ortaya çıkmasında önemli rolü vardır. Zira neo-liberal politikaların ortaya çıkardığı kötüleşen yaşam koşulları ve büyük çaptaki eşitsizlikler, liberal demokrasinin süper zenginler tarafından ele geçirildiğini düşünen geniş yığınlar arasında hayal kırıklığı yaratıyor. Kuşkusuz bu hayal kırıklığı insanları gelecek kaygısına sevk diyor ve hoşnutsuz kitleler oluşmasına yol açıyor.
 
Tüm bunlar, merkez sağ ve merkez sol partilere güven duymayan kitleleri aşırı sağ-faşist partilere ve hareketlere yönelterek, onların kitle tabanı haline gelmelerine yol açıyor. Yani ekonomik güvensizlik, kızgınlık ya da nefretin karışımıyla motive olan böyle bir kitle yeni faşizmin de kitle tabanını oluşturuyor.
 
Geçen yüzyılın faşizmi ile yeni faşizm dediğimiz günümüz faşizmi arasında benzerlikler olmakla birlikte farklılıklarda var. Söz gelimi, geçen yüzyılın faşizmi tabanını yer yer ırkçılığa evrilen milliyetçilik temelinde saldırgan ve militan bir şekilde organize ederken, günümüz faşizmi etnik fanatik milliyetçiliğin yanına insanların işini kaybetme korkusunu kullanarak yabancı ve göçmen düşmanlığını da ekledi. Öte yandan, eski faşizm ihtiyaç duyduğunda “sosyalist” ya da “devletçi” olduğunu iddia etmekten kaçınmazdı. Zira onun bir görevi de merkez siyasete güvenini kaybeden işçi sınıfı ile emekçi halkı sistem içinde tutmaktı. Bu nedenle, sermayeden bağımsız değil aksine onun güdümündedir. Yer yer paramiliter/milis güçleri ile sermayeye korku salan sosyalistler ile işçi sınıfının öncü kadrolarına saldırmaktan geri durmaz. Yeni faşizm ise reel sosyalizmin çekilmesinden aldığı güçle, sosyalist veya devletçi olduğunu ileri sürmez ve devletçi değildir. Çünkü hedefi devlet aygıtının ve devletin ekonomik rolünü genişletmek değil, devleti küçülterek ekonomik rolünü yandaş sermayenin çıkarlarını kollamayla sınırlandırmaktır. Yeni faşizm bunu yaparken, kullandığı araçlar, ekonomik kriz ile savaşların kitleleri yoksulluğa iten sonuçlarıdır. Zira bu sonuçlar, refah düzeyi dünyanın diğer bölgelerine göre çok daha yüksek olan sanayileşmiş batı ülkelerinde yaşayanları tehdit etmektedir. Halbuki bu sonuçlar, onların kaygılandırdığı batı toplumlarının vatandaşı oldukları devletlerin, onlarca hatta yüzlerce yıldır izledikleri sömürü politikalarının sonucudur. Yani bu sonuçlar durup dururken ortaya çıkmış sonuçlar değildir. 
 
Sonuç olarak; bugünün dünyasında, geçen yüzyılın özellikle 1917 Sovyet Devrimi'nden ve birinci emperyalist paylaşım savaşından (Birinci Dünya Savaşı) sonra, kapitalizmin alternatifi olarak, güçlü bir şekilde ortaya çıkan sosyal demokrat sosyalist ve komünistlerin yön verdikleri işçi sınıfı hareketine benzeyen bir hareket mevcut değildir. Maalesef sol güçler neo-liberalizm potasında eritildiler ve toplumun gözünde statükoya alternatif oluşturma özelliklerini kaybettiler. Ya da geçmiş hatalardan ders çıkarıp günümüze uyum sağlayamıyorlar.
 
Tüm bunlar, başta işçi sınıfı olmak üzere tüm emekçi halklar açısından, yeni faşizm çağının klasik faşizm çağından çok daha tehlikeli olabileceğini gösteriyor.
 

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.