Zaman zaman İngiltere’nin yazılı bir anayasasının olmadığı dile getirilir. İngiltere’de yazılı bir anayasa olmadığını dile getirmekteki amaç, önemli olanın anayasa olmadığını, ülkeyi yönetenlerin anayasaya veya İngiltere'de olduğu gibi demokratik işleyiş ile oturmuş kurallara bağlılıkları olduğunu vurgulamaktır. Kısacası dünyanın en iyi anayasasını da yapsanız, ülkeyi yönetenler ona uymuyorlarsa o anayasanın bir önemi yoktur. O zaman İngiltere için toplum ile devlet yönetim kademelerinin süreç içinde ortaya çıkmış kurallara uygun davrandıklarını, bu nedenle bunları yazılı hale getirmeye ihtiyaç duymadıklarını söylemek yanlış olmaz.
Elli ve üstü yaşlarda olanlar hatırlarlar, 1980 yılında Başbakan Müsteşarlığı ile başlayan, siyasi hayatında sonraki yıllarda Başbakan yardımcılığı, Başbakanlık ve Türkiye Cumhuriyeti’nin 8. Cumhurbaşkanlığı görevlerini yapan Turgut Özal bir açıklamasında, “Anayasayı bir kere delmekle bir şey olmaz” demiş ve muhalefetin tepkisini çekmişti. Sonra ki yıllarda ise bu sefer de 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, “Devlet bazen rutinin dışına çıkar” demek suretiyle, devlet bürokrasisi ile güvenlik birimlerinin anayasa ve yasalara uymamalarını onaylamıştı. Söylendikleri dönemde toplumun tepkisini çeken bu sözlerin üzerinden yıllar geçti. Elbette Türkiye’de iktidarların anayasaya uymamaları Özal ve Demirel’le başlamadı. Türkiye’de ülkeyi yönetenler, Demirel’in deyimiyle rutinin yani anayasa ve yasaların dışına sürekli çıktılar. Yani az veya çok anayasa ile yasalara uymamak uzun yıllardır iktidarların rutinidir. Maalesef son yıllarda ülkeyi anayasaya hiç uymayan, anayasayı istediği gibi yorumlayan, bazen de yorum yapma gereği duymadan ben böyle istiyorum diyen bir iktidar yönetiyor. Üstelik bu anayasaya uymama hali, yurttaşların sahip oldukları temel hak ve özgürlükleri kullanmalarının engellenmesine vardırılmış bulunuyor. Evet Türkiye uzun süredir anayasayı uygulamaktan sorumlu yönetimin açık ve aleni anayasa ihlalleri ile yol almaya çalışıyor. Daha açık bir ifade ile Türkiye ciddi bir anayasasızlık süreci yaşıyor.
Bir süre önce hukukçu siyasetçi Bülent Arınç’ın, "Savaş hali dışında seçim ertelenmezmiş. Ayet-i kerime mi var? Allah’tan korkun." demesi üzerine, “AYETİ KERİME YOKSA KİM TAKAR ANAYASASYI” başlıklı bir yazı yazmıştım. Zira Bülent Arınç, Yüksek Seçim Kurulu'na anayasayı çiğnemesi çağrısı yapıyordu. Yani sözde deneyimli siyasetçi Bülent Arınç, anayasa ile kurula tanınmamış bir yetkiyi kullanmasını ve seçimi ertelemesini öneriyordu. Aslında Arınç, YSK'na TBMM veya Cumhurbaşkanı'nın yetkisinde olan seçim tarihi belirleme yetkisinin gaspını öneriyordu. Sözde deneyimli hukukçu olan Bülent Arınç, bu çağrısını Anayasanın 79. maddesine dayandırıyordu. Halbuki Anayasanın 79. maddesi, YSK’ye böyle bir yetki vermiyor. Zira Arınç’ın YSK’na seçimleri erteleme yetkisi veriyor dediği 79. madde, seçimlerin başlamasından bitimine kadar seçimin düzen içinde yürütülmesi ve sonuçlarına ilişkin şikayet ve itirazları inceleyip, kesin karara bağlama hususlarında yetki veriyor. Tüm bu konulara dair Yüksek Seçim Kurulu kararları aleyhine başka bir mercie başvurulamamaktadır. Görüldüğü gibi, maddede YSK’nin seçimleri erteleyebileceğine dair hiçbir düzenleme yoktur. Nitekim YSK de bu çağrıyı dikkate almadı ve Türkiye’de seçim tarihini belirlemeye yetkili iki merciden bir olan Cumhurbaşkanı, seçimlerin 14 Mayıs 2023 tarihinde yapılmasına karar verdi. YSK ise bu karar gereğince seçim sürecini yürütüyor.
Elbette bu durum YSK’nin her konuda anayasaya uygun hareket ettiği anlamına gelmiyor. Zira kurulun daha önce anayasaya uygun olmayan kararlar verdiği herkesin bilgisi dahilindedir. YSK şimdi de bir süredir Türkiye’yi meşgul eden, "Erdoğan aday olabilir mi olamaz mı?" hususunda birçok anayasa hukukçusunun olamaz görüşünün aksine, Erdoğan’ın başvurusunu kabul etti ve kendisini aday olarak duyurdu. Bakın Anayasanın 101. maddesinin ikinci fıkrası bu konuda ne diyor: “Cumhurbaşkanının görev süresi beş yıldır. Bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir.” Evet bu genel kuraldır. Bu genel kuralın ise bir tek istisnası vardır. O da yine Anayasa’nın 116. maddesinin üçüncü fıkrasında bulunan özel düzenlemedir. Buna göre, “Cumhurbaşkanının ikinci döneminde Meclis tarafından seçimlerin yenilenmesine karar verilmesi halinde, Cumhurbaşkanı bir defa daha aday olabilir.” Evet 101. madde bir kişinin ancak iki dönem Cumhurbaşkanlığı yapabileceğini hüküm altına almışken, 116 madde buna bir istisna getirmiştir. Kuşku yok ki bu istisnanın amacı, TBMM’nin çoğunluğu ile Cumhurbaşkanı arasında çıkması muhtemel kriz durumunda TBMM çoğunluğunun, "Cumhurbaşkanı nasıl olsa üçüncü sefer aday olamıyor" diye seçimlerin zamanından önce yapılması kararı almasının önüne geçmektir. Şimdi seçimlerin 14 Mayıs’ta yapılmasına Cumhurbaşkanı karar verdiğine göre böyle bir durum söz konusu değildir.
Peki, 2017 Anayasa Referandumu'nda kabul edilen Anayasa değişikliği ile Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'ne geçildiğini, dolayısıyla Erdoğan için iki dönem kuralının yeni sisteme geçişle başladığını savunanların tezi doğru mu? Elbette değil. Zira 101. madde 2007 anayasa değişikliği ile anayasaya girmiş bir madde olup, 2017 anayasa değişikliğinde aynen aktarılmıştır. Ne bu madde de ne de anayasanın başka hiçbir maddesinde, iki dönem kuralının yeni sisteme geçişten itibaren geçerli olduğuna dair herhangi bir düzenleme yoktur. O zaman 2014 yılında bu maddeye göre seçilmiş olan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan için iki dönem kuralı 2014 yılında başlamıştır. Kısacası Anayasa’ya göre Erdoğan’ın bu seçimde aday olması mümkün değildir.
Kuşkusuz YSK’nin partili Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın adaylığını kabul etmesi anayasa ihlalidir. Burada birileri, Anayasanın 79. maddesine göre YSK kararları kesindir diyebilir. İyi de YSK Anayasayı yorumlayan mercii değil. Kaldı ki, YSK’nin kesin olan kararları, seçimin yürütülmesi ve sonuçlarıyla ilgili olanlarıdır. Bu nedenle, anayasayı yorumlama mercii olmayan YSK’nin, Anayasa’nın açık hükmüne rağmen bir kişinin üçüncü defa aday olabileceğine ilişkin karar verme yetkisi yoktur.
Bence burada muhalefet de yanlış yapıyor. Zira YSK, iktidarın Anayasanın 79. maddesine sığınmak istemesinden dolayı üzerinde kurduğu baskıyı aşamıyor. İktidar bloku, bu kararı YSK’ye aldırarak, Anayasanın 79. maddesinde bulunan “YSK kararları kesindir, hakkında başka mercie başvurulamaz” hükmüne sığınmak istiyor. Dolayısıyla burada muhalefetin yapması gereken, konuyu YSK yerine yapılan iş ve işlemler ile kanun düzenlemelerini anayasaya uygunluk yönünden incelemeye ve aykırılığı tespit ettiği takdirde iptale yetkili yüksek mahkeme Anayasa Mahkemesine taşımasıdır. Kısacası muhalefetin yapması gereken, topu iktidarın istediği alanda çevirmekten vaz geçmesi ve futbol deyimiyle iktidara gollük pas vermemesidir.
Kuşkusuz Anayasa Mahkemesi bu konuda önüne gelecek olan başvuruları görmezden gelme ve YSK’nin kendi yetkisini aşar bir şekilde, anayasa ile kendisine verilmemiş yetkiyi kullanmasını yani anayasa ihlali yapmasını görmezden gelip, "YSK kararları kesindir, dolayısıyla kararlarını incelemek ve iptal kararı vermek yetkimde değildir" deme hakkına sahip değildir. Zira Anayasa Mahkemesinin, anayasayı korumak gibi önemli bir misyonu vardır. Dolayısıyla YSK’nin yetki gaspını görmezden geldiği takdirde kendisi anayasayı ihlal etmiş pozisyonuna düşecektir.
Görünen o ki, kendisi için anayasa ile hukukun bir önemi olmayan iktidar bloku, anketlerin aylardır kaybedeceğini ortaya koyduğu seçimi kazanmanın tek çaresini Erdoğan’ın adaylığında görüyor. Muhalefet ise Erdoğan’ı sandıkta gönderelim havasında. Ancak durum o kadar basit değil. Yapılan düpedüz Anayasa ihlalidir. Turgut Özal’ın yıllar önce “Anayasayı bir kere delmekle bir şey olmaz” demesinden Anayasa’nın tamamen rafa kaldırıldığı günlere geldik. Ne yazık ki o günden bugüne, beğenmediğimiz 12 Eylül Anayasası deline deline kevgire döndü. Bu nedenle bu ülkenin yurttaşları, anayasanın teminatı altında olan birçok haktan mahrumlar artık.
Unutulmamalıdır ki, anayasada yazılı da olsa toplum, özellikle de yeni yetişen genç nesil, kullandırılmayan hakların varlığını bilmeyecek ve sahip çıkmayacaktır. Sorun çok boyutlu düşünülmeli ve iktidar blokunun, YSK eliyle Anayasaya darbe yapmasının önüne geçilmelidir. Bu yapılmadığı ve ülkeyi yönetenlerin Anayasa’yı tanımaz tutumuna seyirci kalındığı taktirde, herkes için anayasaya uymama yolu sonuna kadar açılmış olacaktır. Dolayısıyla, Millet İttifakı adayı CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun bir süre önce partisinin grup toplantısında söylediği, “Yargıya güvenmiyorum, nasıl olsa reddedecekler” yönündeki söylemi de diğer muhalefet partilerinin YSK’ye başvurması da doğru değildir.
Kuşku yok ki, bu açık anayasa ihlaline karşı yargının vereceği kararın tarihe not düşülmesi önemlidir. Bu nedenle, YSK’ye başvurmak aslında yetkili olmadığı bir konuda onu yetkili kabul etmektir. YSK’nin adaylığı kabul kararı açık bir anayasa ihlali olduğuna göre, bu karara karşı başvurulacak mercii Anayasayı korumakla görevli, Anayasa Mahkemesidir!
