2023 yılı Bütçe Kanun Teklifi'nin Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Plan ve Bütçe Komisyonu’nda yaklaşık bir ay süren görüşmeleri sona erdi. Başta İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ile Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar olmak üzere, atanmış bazı bakanların seçilmiş muhalefet milletvekillerine hakaret ve tehditler yağdırdıkları zorlu geçen bir komisyon görüşme sürecinin ardından, bütçe teklifi komisyondan geçen şekliyle TBMM’ye sunuldu. 5 Aralık 2022 tarihinde TBMM genel kurulunda yapılacak genel görüşme ile başlayacak olan genel kurul bütçe maratonu 12 gün sürecek ve 16 Aralık 2022 tarihinde tamamlanacak. Bütçe görüşmelerinin sürdüğü süreçte mecliste başka herhangi bir kanun teklifi görüşülmeyecek.
TBMM’nin bir yıl sonrasının bütçesini görüştüğü süreçte, bir önceki yıl olan 2020 yılının kesin hesap bilançosu da meclis onayından geçer. 2023 yılı bütçesi görüşülürken, içinde bulunulan yılın bütçesinin gerçekleşmesi hakkında meclise bilgi verilir. Yani milletvekillerinin, 2023 yıl bütçesinin gerçekleşme tahminine ilişkin hükümetin kendilerine sunduğu teklifteki rakamlara ilişkin görüşlerini dile getirip öneride bulunurlarken baz alacakları done, 2022 yılı bütçesinin gerçekleşme rakamları olmalıdır. Elbette bu, yılbaşından görüşmelerin yapıldığı tarihe kadar geçen zaman içindeki gerçekleşme rakamlarının ellerinde olması ile mümkündür.
Her zaman değerli bilgilerini bizimle paylaşan iktisatçı Prof. Dr. Aziz Konukman, “2022 yılı bütçe gerçekleşmesi ne oldu?” diye soruyor, “Meclise bu bilgi verilmeden 2023 hedefi nasıl belirlendi?” diye devam ederek meclis içi ve meclis dışı muhalefet partilerine bu bilgiyi istemeleri konusunda çağrı yapıyor.
Daha önce zaman zaman yazılarımda, bütçenin basit bir gelir gider tablosu olmaktan öte, ülkeyi yöneten iradenin sınıfsal tercihinin belgesi olduğunun altını çizmiş ve mevcut iktidarın tercihinin daima sermayeden yana olduğunu, dar gelirli, emekçi toplum katmanlarından topladığını teşvik ve muafiyetlerle sermayeye aktardığını belirtmiştim.
Kuşkusuz merkezi yönetim bütçe kanununda buna yönelik en önemli kalem vergi harcamasıdır. Peki, vergi harcaması nedir? Hangi amaçla yapılmaktadır? Vergi harcaması, devletin ekonomik, mali ve sosyal amaçlarla tahsil edeceği vergilerden, kısmen veya tamamen, geçici ya da sürekli olarak feragat etmesidir. Uygulamada vergi harcamaları; vergi muafiyet ve istisnaları, vergi kredisi, düşük vergi oranları ve vergi ertelemesinden oluşmaktadır.
Halbuki bir devletin yurttaşlarına karşı yükümlülüklerini yerine getirebilmesinin en önemli aracı yine yurttaşlarında toplayacağı vergilerdir. Vergilendirmede dikkat edilecek en önemli husus ise adil vergilendirmedir. Adil olmanın kıstası ise yurttaşların veya kurumların gelirlerine göre vergilendirilmeleridir. Türkiye, gelir düzeyine bakılmaksızın tüm yurttaşların eşit oranlarda ödedikleri dolaylı vergilerin vergi gelirleri toplamının içindeki yüksek payından dolayı, dünyanın en adaletsiz vergi sistemlerinden birine sahiptir. Hâl böyleyken, devletin birtakım sosyal ve ekonomik hedefler için sermayenin ödeyeceği vergi gelirlerinin bir kısmından vaz geçmesinin vergi adaletsizliğini arttırmaktan başka bir sonucu yoktur. Zira yapılan araştırmalar, devletin sosyal amaçlara yatırılsın diye almaktan vazgeçtiği vergilerin büyük kısmının sosyal amaçla kullanılmadığını, ekonomik getiri sağlaması amacına yönelik kullanıldığını ortaya koymaktadır.
Evet, devlet her yıl yatırım teşviki veya sosyal destek amacıyla tahakkuk eden verginin bir kısmını, geçici süreyle veya tamamen almaktan feragat eder. Amacı yatırımı teşvik ederek üretim artışının yaratacağı istihdam ile işsizliği azaltmak olan bu uygulama ile milyarlarca lira vergi sermayeye bırakılmaktadır. Yani bordrolu çalışan emekçiler vergilerini peşin öderken, yine ülkenin sabit ve dar gelirli çoğunluğu, tükettikleri mal ve hizmetlerden alınan KDV, ÖTV gibi dolaylı vergi kalemleri ile milyarlarca lira vergi öderken, sermaye yatırım yapsın diye kendisinden önemli miktarda vergi alınmamaktadır. 2022 yılında sonradan çıkan ek bütçeyle bu miktar 385 milyar lirayken, 2023 bütçesinde ön görülen miktar 994.4 milyar lira. Kuşku yok ki bu 994.4 milyar liranın büyük kısmı sermayeden alınmayacaktır. İktisatçı Prof. Dr. Mustafa Durmuş, “Bunun yaklaşık 150-170 milyar TL'si asgari ücretin vergi dışı bırakılması yüzünden emekçilerden alınmayacak olan vergiye, kalan kısım ise Kur Korumalı Mevduat (KKM) faizi gelirleri dahil olmak üzere büyük ölçüde faiz, kâr payı, rant gibi sermaye geliri elde edenlerden, servet zenginlerinden alınmayacak vergiye denk düşüyor.” tespitiyle bize önemli bir ipucu veriyor. Aziz Konukman ile Mustafa Durmuş hocaların değerlendirme ve tespitleri çok açık gösteriyor ki, devlet bu vergileri almaktan vaz geçmese, 659 milyar lira olarak tahmin edilen bütçe açığı olmadığı gibi, bütçe fazla verecek.
Peki, tahsilinden vazgeçilen bu devasa vergi miktarının ne kadarı yatırıma yöneliyor, denetleniyor mu? Elbette denetlenmiyor. Denetlenmediği için de yatırım teşviki diye alınmayan bu vergi, genelde döviz, yüksek faizli devlet iç borçlanma tahvili ve borsa gibi, istihdama katkısı olmayan üretim dışı gelir getirici yatırım araçlarına yatırılmaktadır. Bankaların yüksek kâr elde etmelerinin altında da parayı asıl faaliyetleri olmayan bu tür yatırım araçlarına yatırmaları sonucudur.
Görüldüğü gibi sermaye, yatırım yapsın diye kendisine bırakılan vergiyi, kendisi için daha karlı ve riskli olmayan üretim ve istihdama katkısı sağlamayan yatırım araçlarına yatırmaktadır. Yani hükümetin, sermaye elindeki parayı dövize yatırmasın, böylece kur yükselmesin diye aldığı tedbir, dolaylı yollardan sermayeye kaynak aktarmak oluyor. Kısacası yatırım yapmayan sermayeye muafiyetler tanınıyor. Bu nedenle, devletin sermayenin bu yönteme başvurmasına yönelik zaman zaman yönelttiği cılız eleştirilerin tutarlılığı yoktur.
Öte yandan, özellikle Türkiye’nin tek adam yönetimine geçtiği 2018 yılından bu yana, yüksek enflasyon, dövizi baskı altında tutmak için Merkez Bankasından piyasaya döviz sürme, devlet iç borçlanma tahvillerinin yüksek getiri ile piyasaya arzı, vergi muafiyetleri, borsa manipülasyonları ve son olarak uygulamaya konmuş olan Kur Korumalı Mevduat hesabı ile sermayeye muazzam kaynak transferi yapılmaktadır.
2023 bütçesinin diğer bir özelliği ise faiz bütçesi olmasıdır. Öyle ki bütçede faize başta eğitim, bazı temel hizmetler için ayrılan ödenekten çok daha fazla kaynak ayırılmıştır. 566 milyar lira ile faiz giderleri harcama kalemleri içinde üçüncü büyüklüktedir. “Nas var ben faize karşıyım” diyerek politika faizini aşağı çeken ve lirayı değersizleştirerek enflasyonun yukarı tırmanmasına yol açan Cumhurbaşkanının yönettiği bütçeden faiz giderlerine bu kadar büyük pay ayrılması çelişkidir.
Zaten Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati, bir süre önce “Bizim sistemimiz, dar gelirliler hariç üretici firmaların, ihracatçıların kâr ettikleri sistemdir, çarklar dönüyor.” demişti. Elbette bütçe de, bakanın bu dediğine uygun olmak zorundadır. Kısacası, iktidarın ekonomi politikası, nüfusun %90’ınını oluşturan emekçi katmanları alabildiğine yoksullaştırırken, %10’ununu oluşturan bir avuç sermayeyi ise alabildiğine zenginleştirmek üzerinedir.
Burada gözden kaçırılmaması gereken bir başka husus ise AKP’nin iktidarının ilk yıllarında, sırtını dayadığı Anadolu’ya yayılmış, sermayenin çekirdeğini oluşturan büyük sermayenin çevresinde kümelenmiş orta ve küçük ölçekli işetmelerin, iktidarın aktardıkları ile artık sermayenin merkezine yerleşecek kadar büyüdüğü hususudur.
Evet, sermaye birikimi ile yoksullaşma birbirine paralel seyreden, madalyonun iki yüzüdür. Biri olmazsa diğeri olmaz. Dolayısıyla sermaye kazanmaya devam ettikçe, emekçilerin yoksullaşması kaçınılmazdır. Elbette bu modelde yoksullaşmanın aracı direkt ücret indirimi, yani ücret rakamının aşağı çekilmesi değildir. Kapitalizmde emekçilerin yoksullaşması sermayenin kazanması iken emekçilerin kazanması, sermayenin yoksullaşması olmayıp, sadece kârından bir miktar kaybetmesidir.
Bu, kapitalist sistemde sınıflar arası uzlaşmaz çelişkidir. Türkiye’de yaşanan tam da budur. Emekçilerin yaşam standardının düşmesinin temel nedeni, tüketim maddeleri olan gıda, giyim, barınma, enerji, eğitim sağlık, ulaşım, temizlik gibi ürünlerin fiyatlarının artmasıdır. Kısacası mutlak yoksullaşma, yüksek enflasyonun yaşam maliyetini emekçilerin yetişemeyeceği oranda yükseltmesidir.
Bunun üzerine gitmeden, milyarlarca lira vergi harcamasının hangi şirketlere hangi amaçla bırakıldığı açıklığa kavuşturulmadan ve alınmasından vazgeçilen verginin, amaca uygun kullanılıp kullanılmadığı açıklığa kavuşturulmadan, ülkede yaşanan ekonomik dalgalanmanın derin bir ekonomik kriz olduğunu söylemek, iktidarın sermayeye kaynak aktarmayı hedeflediği bilinçli politikasını aklamaktan başka bir şey değildir. Bu nedenle, yaşanan ekonomik dalgalanmanın adını doğru koymak, iktidarın sermayeye kaynak aktarma tercihi ile vergi ve enflasyonla yoksuldan topladığını zengine aktardığını, bunun ise ülke nüfusunun %90’nını yoksullaştırdığını yüksek sesle söylemek, hastalığa doğru teşhis koymaktır!
